Yazıları, kitapları, dergileri, gazeteleri, fotoğrafları, resimleri, filmleri, müzikleri, sanatı, insanları, hayvanları, davranışları, duyguları, zihinleri, rüyaları, hayatı...
24 Eylül 2026 Perşembe
Uzun Sürmüş Bir Aritminin Düzeni
Kalbimin elektrik aksamıyla ilgili doğuştan özel durumu kardiyoloji uzmanı doktorum Fatih Bey tarafından küçük bir operasyonla düzeltildi. Gerçi henüz nekahet dönemindeyim ve kontrolüme bir hafta var ama inşallah iyileştikten sonra kısa devreler biter de ilaç kullanmadan kendi ritmimi koruyabilirim. İnsanın ritmi önemli, kalbin ritmi önemli, hayatın ritmi önemli. Ritmi aksatmak çok yıpratıcı sonuçlar yaratabiliyor, her şeyi birbirine katabiliyor. Uzun sürmüş bir aritminin düzeni başlar umarım.
30 Ağustos 2026 Pazar
Yeti yitimi...
Yeti yitimi… Maharet kaybı… Bir zamanlar yapabildiklerimi şimdi yapamadığımı düşünüyorum. Çaktırmamaya çalışıyorum. Denersem yine yapabildiğimi gördüğüm oluyor ama artık normal şartlarda içimdeki duygu yapamayacağım yönünde. Denemekten çekinmeye başlıyorum böylece. Zorlasam olacak, hatta zorlamasam bile olacak belki, ama durup düşündüğümde çok zor görünüyor, hatta bir zamanlar nasıl olup da yapmışım diye şaşırıyorum. Yaş almaktan mı? Belki… Orta yaş döngüsünün kimbilir hangi noktasındayım, döner miyim bu dönemeci, emin de değilim.
21 Ağustos 2026 Cuma
Üç noktalı yanık zamanlar...
Her nedendir bulamadım hâlâ, bazı günler her şey çok fazla geliyor, çok kalabalık, çok üst üste... En ufak bir detayın anlamlı olduğu milyon parçalık puzzle cinsinden redaksiyonlar, mizanpajlar yaparken hele... İçimdeki piromanyak kaşınıyor böylesi günlerde, müebbetinden bir anlığına çıksa kimbilir ne yakar...
Yattığımda zihnimde imgeler, ifadeler, detaylar dönüp duruyor ve sık sık sıçrıyorum uykumdan, kimseyi dövememişim, hiçbir şeyden kurtulamamışım, hiçbir meseleyi çözememişim, tekrar dalıyorum...
Dön baba dönelim kâbuslar, tekrarlayan yıldönümleri, kayıpların çoğalması, yaşın artması, sinirlerin iyice laçka olması...
Ağustosun ikinci yarısı üç noktalı yanık zamanlardan...
12 Ağustos 2026 Çarşamba
Hayat – poligondur.
“А мир вовсе не театр... Мир – это тир. И люди в нем не актеры, а мишени…”
“Hayat sahne değildir… Hayat – poligondur. Üzerindekiler de oyuncular değil, hedeflerdir…”
Viktor Pelevin’in Transhumanism A.Ş. olarak çevrilebilecek son dönem romanlarından birinden…
4 Ağustos 2026 Salı
Glen Hansard göçtüğünde... ruhuyla beraber biz sevenlerinin de ruhu kanatlandı...
Duyduğumda çok üzüldüm. Çok severdim, ama ondan üzülmedim. Hayatının en verimli döneminde öldü, ondan üzüldüm bir ölçüde. Ama sonra üzüntüm daha da arttı, hayatı boyunca dokunduğu herkesin ona karşı sevgisinden, dinlediğim her parçasına serpiştirdiği duygular, coşkular ve hüzünlerden. Bugün de cenaze töreninde gördüklerimden tutamadım kendimi, ağladım da ağladım. Bu aralar ağlağım da... Dost bir meslektaşının ve müzikal eşinin şarkısını törende söylediği anlar çok çarpıcıydı.
Neye bu kadar etkilendiğimi ve ağladığımı düşününce bu çağda insanların aramızdan ayrılışının sonrasında onlara nasıl veda ettiğimiz konusuna geldim sanırım. Yaşamdan sonra sevdiklerimizi bile bir görev bilinciyle gönderiyoruz, bizim için önem taşıyan insanları bile buruk yorumluyoruz, hayatta bunca ölüme rağmen gerçekten ölene ve ölenin hayatına yer açmıyoruz. Ölenin güzellikleri yerine ölenin çirkinlikleri üzerinden yorumlar olduk hayatı, nasıl olsa hayatı da iyilikler yerine kötülükler üzerinden yorumluyoruz ya...
Glen Hansard, yaşarken de yaptığı müziklerle, bildiğimiz detaylarıyla, pirüpak olmasını gerektirmeden, sadece var olarak, kendince güzel yaşamaya çalışarak ardında bıraktığı izle tarihime önemini büyütmüş olarak yerleşti, bir kere daha...
Belki de tutamadığım sayısız yasın gözyaşları da bu aralar dökülüyordur bu güzel adamın göçmesinin vesilesiyle...
Ruhun şad olsun...
14 Temmuz 2026 Salı
Kabuk - 30.06.2022, 21:30.
Yazmaya kapanabilirim. Benim kabuğum yazdıklarım olabilir. Ama ne kadar tahammül edilebilir sadece kendi kendine yazan kişiye, bilemem. Benden sonuç beklerler. Benden ürün, yapıt, eser beklerler. Benden beklenenleri karşılarsam bana tahammül etmeye devam ederler. En ufak bir tahammül aşınmasında hemen sonuçsuzluğumu yüzüme vuracaklarından korkarım.
Kendini teşrih masasına yerleştirip analiz etmeye çalışıyorsun. Çifte keskin ifadelerin. Yakaladığın detaylar derin kesebiliyor. Her şeye rağmen sen kendini ehlileştirmek, keskin ifadelerini kınında tutmak, yok yere tatsızlığa mahal vermemek yolunu tut.
Senin yazıdan oluşan kabuğun var ve tüm ömrünü o kabukta geçirebilirsin. Rast geldiklerinin öyle içten bir kabuğu olmadığı için sana saldırmayı seçebiliyor. Kendinin bilincine varırsan sana saldırmalarına mahal vermezsin, bizzat kendine de saldırmamayı becerebilirsin.
12 Temmuz 2026 Pazar
08.07.2026, 11:50.
Bir yanımla durmak istiyorum. Devinmemek. Dünyanın telaşından uzak durmak. Başka bir yanım da geç kaldığımı, telaş etmem gerektiğini, kıpırdamazsam radara ya da avcıya yakalanacağımı, boş durduğum için cezalandırılacağımı, canıma okunacağını hatırlatıyor. Değerimin düşeceğini, bulduğum anlamın kaybolacağını, yarattığım cazibenin boşa gideceğini, fırsatları kaçıracağımı söyleyip duruyor. Dünyadan payımı almam gerektiğini, yeteneklerimi kullanarak karşılığını almamı, geciktikçe şanslarımı kaybedeceğimi adeta bağırıyor. Halbuki dururken daha iyi göreceğimi, daha derine inebileceğimi düşüncelerimde, yaratılan telaşın yıpratmasından etkilenmeyeceğimi düşünüyorum.
3 Temmuz 2026 Cuma
Komedyene Ceza: Zulmün Tarihi'ne ince bir ek
Günün kasvet puanı yüksek. Komedyeni kıstırıp ceza verdiklerinde bize de ceza verdiklerinden, artık içleri rahatlayacak mı, bir sonraki sefere kadar? Bir kere daha tüm özgürlük olasılıklarının çoktan ortadan kaldırıldığını, bir kere daha bizlerin de ilk fırsatta ortadan kaldırılacağını hatırlattılar. Ceketliler, kravatlılar, eli hukuk tutanlar, elleri kelepçeleyenler, eli silah tutanlar, idarenin koltuklarına oturanlar, toplumun kesimlerini güdenler. Bir süredir içinde boğulduğumuz komedyanın şimdiki bölümünde komedyenle birlikte hepimiz tutuklandık, bir kere daha. Üstelik tam da "kutsallarımız için yakarız" bölümünün yıl dönümüne getirilen bir prodüksiyonla. Bir kere daha anladık, burası bizi öldürenlerin ülkesi. Altını bu kadar kalın çizmeniz gerekir miydi ağalar? Bu korkuluk prodüksiyonlarına hâlâ ihtiyaç duyuyor musunuz? Bir toplumu teslim alma mücadeleniz daha ne kadar sürecek? Fethidaiminiz nereye kadar yayılacak? Kaç yıl önce yayına hazırladığım Zulmün Tarihi kitabının incecik bir bölümü daha bugün yazıldı.
8 Haziran 2026 Pazartesi
19.02.2026, 15:05.
Tütünçiftlik’te. Babaannesi var evde sadece. Mutfakta. Çocuk ise bahçede. Taşların ötesindeki denize bakıyor. Taşların üzerindeki salyangozlara bakıyor. Taşların üzerine çıkıyor. Uzun otların arasında dolaşıyor. Boş havuza bakıyor, içine atlasa çıkabilir mi diye düşünüyor. Denizdeki gemilere bakıyor. Henüz okuyamıyor. Ama bakmayı ve hayal etmeyi çok seviyor.
5 Haziran 2026 Cuma
18.02.2026, 00:40.
İnsomniya notları. Uyuyamadığımda oyun oynar gibi yazdıklarım. Bilincimi kapatmamı engelleyen kahvenin bünyeden çıkmasını bilincimi yazarak tüketerek mümkün kılmaya uğraşıyorum.
Medyacılık oyunlarını ciddiye aldım. Sanki tam teşekküllü bir medya kurumunda ciddi işler yaptım sandım. Halbuki kafası zamanından önce kocaman olmuş, bilmiş bir çocuk kaldım. Bütün bu saçmalıkları uykumdan çalıp yazdım.
İnsomniya Efendi derdi Uzun İhsan Efendi geceleri yatağından dirilen karanlık ikizine. Yaşanacakları yazdığını rivayet ederdi. Her sabah masasında rast geldiği notlara göre tanzim ederdi gündelik devinimlerini.
Bu çağ hepimizin aynı anda kaleme geldiği çağ. Romantiklerden modernlere, realistlerden gotiklere, fantastiklerden postmodernlere, köy, taşra, metropol demeden her yerden taşan, kadın, erkek, hünsa demeden yazan, sağcı, solcu, popçu, topçu olup olmadığını ayırt etmeyen, ağzı olduğu için açıp dili olduğu için konuşanlar gibi cihazı olduğu için yazanlarla doldurduk ortalığı.
Birbirimizi okuyup okumamamız o kadar da mühim değil. Yazdıklarımızı makineler okuyup yeniden yazacaklar. Makinelere üfleyen kuşak olacağız. Bizim yazıp bıraktıklarımızla gelecek kuşakları okutup büyütecek makineler.
Kâğıtlara yazarak saklanıyorum. Ama sonra saatlerimi makineye aktararak geçiriyorum günlerce. Bazı geceler işte böyle yazı nöbetlerine tutuluyorum.
19 Mayıs 2026 Salı
22.03.2026, 17:25.
Can sıkıntısına katlanmak için kendi dilimle ince çatlaklar atıyorum ciddiliğime. Dilimi kınından usulca çıkarıyorum ve incecik espriler yapıyorum. Can yakmayan, iz bırakmayan, ancak yakalayanı etkileyen, o da hemen geçecek. Hayatın teatorasında katlanmaya çalışan bir figüranlın hinliği benimki hepitopu.
8 Nisan 2026 Çarşamba
26.04.2025, 14:40
1 Nisan 2026 Çarşamba
02.04.2025, 09:50.
Bön bön bakıyorum. Eblehlik geldi üzerime. İçim boşalmış gibi. Neşem yok. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Daha kendime gelemedim ama gelmek de istemiyorum galiba.
İsteksizlik Vakfı’na yaptım bağışlarımı.
Zihnimdeki bağlantıların saçmalığını ortaya çıkartırsam nasıl yorumlanırım? İfadelerimden asın beni. İnsan asmayı bıraktılar mı? Asılacak adam çocukluğundan belli olur mu? Zihnimin saçmalıklarının biriktiği sektörünü temizlemeliyim belki de. Zihin temizliği mümkün olabilir mi? Mağazadan sakal şampuanı alır gibi zihin şampuanı da alır mıyım? Alabilir miyim? Alınabilir miyim? “Çok alıngansın.” Bugün boykot var, alınmam hoş karşılanmayabilir.
Val Kilmer ölmüş, 65 yaşındaymış. Son yıllarda gırtlak kanserinden mustaripmiş. “Break on through to the other side.” Çocukluğumun ve gençliğimin güzel adamlarından. Karakteri nasıldı bilmem elbette. Sinemada yıldızlaşan aktörlerin vahşi hayatları biz izleyiciler için önem taşımalı mıydı? İyi oyunculuk mu beklenmeliydi iyi insanlık mı? Yıldız beklenmemeliydi belki de. Yıldızsız filmler...
Ayrıştırılamayan yazılar. Yazıldıktan sonra hızla yazılmamış oluyorlar sanki. Yine de yakalanıp ifadeye dönüşmüş düşünceler. Beynimin labirentlerinde uzadıkça uzuyorlar ama aynı zamanda pat diye kesilip atılmışlar ortaya. Ortalıkta ifade zerresi bile kalmasın lütfen.
Sağlıksızlıklardan bahsediyordum dün bir ara. Her birimizde kendine özgü tezahür eder sağlıksızlık. Her birimizin bedenindeki bozulmalar kendine özgü olacaktır, sebepleri aynı olsa bile.
Aklımız mı bozuluyor ruhumuz mu hastalanıyor? Mental rahatsızlıklar, ruh ve sinir hastalıkları, akıl hâlleri... Sapıtıyor muyum, dengemi mi kaybediyorum, dayanamıyor muyum?
Durmadan mı duraksayarak mı konuşmalıyım?
Sere serpe, ulu orta, herkesin gözü önünde... Bozulduğumu, sapıttığımı, sinir krizi geçirdiğimi başkaları gördüğünde.
Aklıselimi tekrar bulmalı, tesis etmeli, sağlamalıyım.
Kahve içerek zihnimi açmaya çalışıyorum. Yazarak da zihnimde birikenleri kaldırmaya uğraşıyorum. Kimi heveslerin yıkıntıları, kimi deneyimlerin molozları, kimi yazıklanmaların atıkları zihnimin giderlerini tıkamış.
Usanç bastı. Sözcüklerin oyunundaki büründüğü biçimleri beni rahatlatmıyor. Dilimi alengirli döndürmeye çalışıyorum. Artistik yapıyorum, ne olmuş! Toplumda aktive olmuş o bıçkın azgın adamları zihnimden defedeyim bari. Sırıtkan küfürbazlıklarıyla, tatar barbarlıklarıyla, sarkık bıyıklarıyla zihnimde belirenlerin kaynağı kendi yetiştiğim yerdeki sokaklar mı, yoksa çeşitli medya temsillerinde efsaneleşmiş ya da klişeleşmiş hâlleri mi? Zihnimde zaman zaman beliren görüntüler bize terör salsın diye yapılan yayınlardan gelmiyor mu? Korkuluk teşkilatları...
Barbarları medenilere karşı kullanmayı tercih edenler. Yol yordam bilmeyenleri uygarların arasına salanlar. İşgal kuvvetleri, sığınmacılar, turistler. Yabandan gelenler, yabancılık çekenler.
Cihazlardan edindiğim karmakarışık enformasyon zihnimi dolduruyor, önemli enformasyonun yerine önemsizler yerleşiyor, saçmalıklar kalıveriyor geride. Neleri unutacağım zamanla, öngörebilir miyim? Kendimi inceleyen gözüm mü, zihnim mi, hafızam mı?
13 Ocak 2026 Salı
Büyük Dalga
Fırtınalar diner mi? Dinse de bir süre sonra yeniden başlar. Ama şimdi bir dinginlikte duralım bakalım. Yeni rotalara kıracak dümen bulabilir miyim, yoksa her gün kalemimle mi yol alırım usul usul, öngörmek istemiyorum. Bir gün İthaka'ya dönülür mü, yoksa artık Odysseus olmaktan vazgeçilir mi, bilmek de istemiyorum. İkarus'luğumla labirentimi örüp içinden çıkmalıyım belki de. Küçükken içine düştüğüm kazandan kaptığım enformasyon cinbazlığını kullanarak medyacılık oyunlarımı anlatsam ya...
Umudumu güçlendirmek için fırtına memento morim Hokusai'nin tablosunu görünürden kaldırdım. Gözden ırak olan belki de kaderden de ırak olur. Tabii talihin, kısmetin ve kaderin işine karışacak değilim, benimki sadece ufak bir temenni.
26 Mart 2025 Çarşamba
Yaz Sil Zamanları
İdarenin bile isteye yarattığı toplumsal kavga her yeri kaplayınca şahsi gündemlerimizin sınırı iyice daralıyor. Her alana ve her insana zamanın gündemi çörekleniyor, işimizi yaparken de kendi varoluşumuzun sınırına çekildiğimizde de kavganın tozu, dumanı, karanlığı âdeta nefesimizi kesiyor. Tekrar tekrar aynı şablonlarla koparılan kavgalar git gide daha hızlı her yere sirayet ediyor. Dayanıklılığımız, sabrımız, karakterimiz sınanıyor. İyi ile kötü arasında bir ayrım yapılması gerektiği vazedilirken öte tarafa geçince ikisi arasında o kadar da fark yokmuş gibi görünüyor, aynalar marifetiyle iyi kötüye, kötü iyiye dönüştürülebiliyor zaten. Zweig'ı Arjantin'de, Benjamin'i Port Bou'da yakalayan ruh hâli böyle miydi acaba?
18 Nisan 2022 Pazartesi
Covidin zihnime ettikleri
Son yıllarda üzüntülü ve telaşlı zamanlarda bile çalışmaya devam ettim. Çok değişik konulardaki kitapları arka arkaya ya da aynı anda yayına hazırlamak durumunda kaldım. Çeşitli yazılar veya söyleşiler için değişik ve zorlu kitapları okumaya çalıştım. Gündelik hayatımı ve ailemle, eşimle ilişkilerimi ihmal etmeden, yetebildiklerime yetmeye uğraştım. Uzun süre boyunca bu ve benzeri mecralarda eskisi kadar ses çıkartamaz olmam, tüm bunlara zar zor yetebilmemden kaynaklanıyordu. Babamın vefatını, dünyanın hastalığını, çevre felaketlerini, beklenmedik afetleri, idarenin saçmalıklarını, ekonominin zorluklarını, bildiğimiz dünyanın külliyen değersizleşmesini yaşarken aynı zamanda onlarca farklı konuda, farklı orijinal dilden çevrilmiş, farklı yazarın kitabını yayına hazırlamaya devam ettim. Durmaksızın ağır konular veya ağır üsluplarla boğuşmak durumunda kaldığım söylenebilir: Franz Kafka'dan Hermann Broch'a, Virginia Woolf'tan John Berger'a, Joseph O'Connor'dan Colm Tóibin'e, Fernando Aramburu'dan Pascal Mercier'e, Alessandro Baricco'dan Tahar Ben Jelloun'a bir sürü çağdaş edebiyatçının metnini yayına hazırlama hedefiyle okudum son iki yılda, Bilim Kurgu ve İntihar'dan Zulmün Tarihi'ne çok iç açıcı olmayan konulardaki zorlayıcı metinler de cabası. Tüm bunları zaman zaman psikolojik patlamalar eşliğinde katettim, diyebilirim. Hem gündelik hayatın hem de önümdeki metinlerin yoğunluklarına dayanmakta sık sık zorlandım ama bir biçimde her seferinde ucuna dokunabilmişimdir, birkaç istisna hariç. Her şeye rağmen hiçbir zaman metin okumakta ve anlamakta pek zorlanmadığımı, en buhranlı zamanlarımda bile bir süre zihnimi boşaltınca, keyfimi toplayınca metinlerle uğraşabildiğimi gördüm.
İşte covidin son deliği burada ortaya çıktı. İki yıl boyunca bir biçimde uzak durmuşken Mart sonu, Nisan başı resmi olarak yakalandım ben de. Bedensel olarak, mahut çarpıntı krizlerimden birine biraz uzun süreyle maruz kalmamdan dolayı acile gitmem haricinde, çok da mühim bir sıkıntı çekmedim. Ama zihinsel olarak, belki de ilk defa, o dönemde okuduğum metinleri anlamlandırma konusunda müthiş zorlandım. Tam o dönemde yayına hazırlamakla yükümlü olduğum Hermann Broch projesinden ayrılmıştım ve ölümle çok ilgili bir John Banville romanı yayına hazırlıyordum. Tesadüfen Ionesco'nun Yalnız Adam'ı ve Barış Bıçakçı'nın sürekli anlatı odağının değiştiği ilk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi'yi okuyordum kişisel tercihlerim kapsamında. Muhtemelen zihnimin aşırı yorgunluğu ve covidin ateşli etkisinin de katkısıyla Banville'e, Ionesco'ya, Bıçakçı'ya öfkelendim: Neden basit yazmıyorlar, neden durmadan bilinç akışları, depresif felsefi cümleler, durmadan değişen karakterler ve olaylar yazıyorlar diye. Son aylarda, özellikle savaş da başlayınca, bir-iki kere aşırı üzüntülü haberleri duymama isteğinden kaynaklanan sinirsel patlamalar da yaşamıştım. Ama zihnimin kapasitesini yitirdiğini, bırakın karmaşık metinleri okumayı basit metinleri okumak isteğimin bile kalmadığını sanırım ilk defa yaşadım. Sanırım biraz da korktum bu durumdan.
Sonra geçti. Ama son yılların koşturmacasını, durmaksızın yayına hazırladıklarımı, yazmak isteyip sadece karalamakta, defterlerimi ve kâğıtlarımı şişirmekte kaldığımı uzun uzadıya düşünmeme sebep oldu. Hayatın kısalığını ve aniden kapasitemizin kaybolacağını çok daha iyi anladım. Dolayısıyla anahtarı çevirdim ve editörlük motorunu şimdilik kapattım. Asıl hedefim olan yazmaya odaklanmaya niyetliyim yine. Bunun için de blogu tekrar canlandırmaya karar verdim. Yazmak iyi gelecektir umarım. Tekrar melekelerimin sağlamlığına itimat ettiğimde editörlüğe de dönerim herhalde. Ama şimdilik sadece kendim için okumak ve yazmak istiyorum.
Hamiş: Bazen kendime söz veriyorum, artık kırtasiye malzemesi almama ihtiyacım yok, çok fazla defterim, kâğıdım, mürekkebim, kalemim var diyorum, üç gün geçmeden yeni bir defter ve mürekkep alıp getirmiş buluyorum kendimi; dolayısıyla benim açımdan bu tarz tövbe sözlerini tutmak zor olabilir, ama bu sefer direnmek, kendimi tam anlamıyla bir yazara dönüştürmek istiyorum.
15 Nisan 2022 Cuma
Yahu blog yazısı nasıl yazılıyordu? Amnezyanın üstesinden gelmek
En son blog yazımı yazdığımda, ki aslında başka yerde yayımlanan yazılarımı topluyordum, dünyanın hali çok daha katlanılır durumdaydı, bildiğimiz dünyanın sonu hissini gitgide daha yoğun yaşasak da. Dünyanın üzerinden bulaşıcı ve öldürücü bir hastalık geçti, akabinde bir de ölçeğine şaşırdığımız bir savaş başladı dünyanın şaşırtıcı bir bölgesinde, ülkemizde yaşadığımız ekonomik çalkantıları ve çok çeşitli doğal afetleri ve tabii bizim gibi insanlar açısından en iyi politikaları uygulamayan idaremizi de unutmamalı... Tüm bu faktörler biz insanları sarstı, bir kenara fırlattı. Afalladık, ne yapacağımızı şaşırdık, gündelik çarklarımızı çeviremez hale geldik, kimilerimiz hastalandı, hayatını kaybedenler oldu, kimilerimiz borçların altına girdi, çalışma fırsatlarını kaybetti, kimilerimiz kim bilir nelerden geçti. Ben de kendi adıma iyisiyle kötüsüyle bir sürü şey yaşadım, hem özel ve ailesel hayatımda hem de çalışma ve yazma hayatımda. Büyük ölçüde kendimi geri çekmeye çalıştım, çok yoğun çalışmak zorunda kaldığım ama buna karşılık pek de bir şey elde edemediğim zamanlarım da oldu, beni mutlu eden ve kanatlandıran zamanlarım da. Ailemde kayıplar oldu, ailem genişledi. Pek çok kitap okudum, beğendim beğenmedim, etkilendim etkilenmedim. Kitaplar hakkında yazmaktan çok kitap yazmaya heveslendim, profesyonel işlerim izin verdiği ölçüsünde bu hevese rüzgâr bulmaya çalıştım, zaman zaman tüm profesyonel işlerimden kurtularak sadece yazmaya odaklanmaya niyetlendim. Ülkedeki yayıncılık ortamı yazarları, yayın emekçilerini pek de iyi koşullarda yaşar kılmıyordu zaten, şimdi durum büyük çoğunluğumuz için daha kötü. Her şeyin fiyatının kısa sürede iki-üç katına çıktığı bir dönemde, yayıncılıktan ve yazarlıktan kazanılabilecekler neredeyse yarısına indi. Hemen hemen her şeyin, özellikle fiziksel olarak maddi olanların, elle tutulabilenlerin neden bu kadar ölçüsüzce pahalı hale geldiği sanırım ekonomi-politik sorusudur ama hepimiz ister istemez bunu düşünmeye başladık. Kendi halinde idare edebilecek yerleşimlerin ölçeğini büyüttükçe ve halihazırda elimizde olan yaşam alanlarını yaşanamaz ve yıkılıp yenilenmesi gerekenler olarak ilan ettikçe, idarelerimiz sağolsunlar barınma gibi en temel meselelerin bile asla çözülememesini garanti altına alıyorlar. Üstüne bir de muktedirlerin ve muktedirleşmiş idarecilerin her fırsatta körüklediği kavgaların çok sayıda yaşam alanını, yerleşimi savaş bölgesine çevirmesi ve de yerkürenin, gökyüzünün, ateşin, suyun, toprağın kıpırtılarını hâlâ tam olarak anlayamadığımız için gün aşırı bir doğal afetin insanların felaketine dönüşmesi, herkesi yerinden yurdundan edilebilir kılıyor. Tam kendimize bir kovuk bulduğumuzu düşündüğümüz anda savrulup gidiyoruz. Tüm bu bildiğimiz dünyanın sonu sürecinin biteceği de yok üstelik. Artık kavimler olarak değil de topyekün göçüyoruz mekândan ve zamandan. Yarınımızın bugüne benzer yanı çok olacak ama hiç benzemeyen kombinasyonlara da şahit olacağız. Dünümüzden kalanlar hafızalarımızda zaman zaman tazelenecek, yahu bunları yaşamıştık diyeceğiz, hatta kimimiz nostaljik bir ruh haliyle sayıp dökecek şahit olduklarını, eski günlerin güzelliklerini, masumluklarını anlatacak, tabii...
Dün tam bunları yazmaktayken gelen bir telefon sonrasında yaptığım farklı konuşmalar neticesinde koptum gittim yazacaklarımdan ve bu sabah tekrar bilgisayarımı açtığımda bu yazılanları gördüğümde, devam ettirmeden, kopukluğuyla yayımlamazsam hiç yayımlayamayacağımı, dolayısıyla tekrar yazmaya, tekrar hatırlamaya, tekrar blogda varolmaya yine başlayamayacağımı fark ettim. Her ne kusur varsa affola artık...
















