24 Eylül 2026 Perşembe

Uzun Sürmüş Bir Aritminin Düzeni


Kalbimin elektrik aksamıyla ilgili doğuştan özel durumu kardiyoloji uzmanı doktorum Fatih Bey tarafından küçük bir operasyonla düzeltildi. Gerçi henüz nekahet dönemindeyim ve kontrolüme bir hafta var ama inşallah iyileştikten sonra kısa devreler biter de ilaç kullanmadan kendi ritmimi koruyabilirim. İnsanın ritmi önemli, kalbin ritmi önemli, hayatın ritmi önemli. Ritmi aksatmak çok yıpratıcı sonuçlar yaratabiliyor, her şeyi birbirine katabiliyor. Uzun sürmüş bir aritminin düzeni başlar umarım.

30 Ağustos 2026 Pazar

Yeti yitimi...


Yeti yitimi… Maharet kaybı… Bir zamanlar yapabildiklerimi şimdi yapamadığımı düşünüyorum. Çaktırmamaya çalışıyorum. Denersem yine yapabildiğimi gördüğüm oluyor ama artık normal şartlarda içimdeki duygu yapamayacağım yönünde. Denemekten çekinmeye başlıyorum böylece. Zorlasam olacak, hatta zorlamasam bile olacak belki, ama durup düşündüğümde çok zor görünüyor, hatta bir zamanlar nasıl olup da yapmışım diye şaşırıyorum. Yaş almaktan mı? Belki… Orta yaş döngüsünün kimbilir hangi noktasındayım, döner miyim bu dönemeci, emin de değilim.

21 Ağustos 2026 Cuma

Üç noktalı yanık zamanlar...


Her nedendir bulamadım hâlâ, bazı günler her şey çok fazla geliyor, çok kalabalık, çok üst üste... En ufak bir detayın anlamlı olduğu milyon parçalık puzzle cinsinden redaksiyonlar, mizanpajlar yaparken hele... İçimdeki piromanyak kaşınıyor böylesi günlerde, müebbetinden bir anlığına çıksa kimbilir ne yakar...

Yattığımda zihnimde imgeler, ifadeler, detaylar dönüp duruyor ve sık sık sıçrıyorum uykumdan, kimseyi dövememişim, hiçbir şeyden kurtulamamışım, hiçbir meseleyi çözememişim, tekrar dalıyorum...

Dön baba dönelim kâbuslar, tekrarlayan yıldönümleri, kayıpların çoğalması, yaşın artması, sinirlerin iyice laçka olması...

Ağustosun ikinci yarısı üç noktalı yanık zamanlardan...

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Hayat – poligondur.


“А мир вовсе не театр... Мир – это тир. И люди в нем не актеры, а мишени…”

“Hayat sahne değildir… Hayat – poligondur. Üzerindekiler de oyuncular değil, hedeflerdir…”

Viktor Pelevin’in Transhumanism A.Ş. olarak çevrilebilecek son dönem romanlarından birinden…

4 Ağustos 2026 Salı

Glen Hansard göçtüğünde... ruhuyla beraber biz sevenlerinin de ruhu kanatlandı...


Duyduğumda çok üzüldüm. Çok severdim, ama ondan üzülmedim. Hayatının en verimli döneminde öldü, ondan üzüldüm bir ölçüde. Ama sonra üzüntüm daha da arttı, hayatı boyunca dokunduğu herkesin ona karşı sevgisinden, dinlediğim her parçasına serpiştirdiği duygular, coşkular ve hüzünlerden. Bugün de cenaze töreninde gördüklerimden tutamadım kendimi, ağladım da ağladım. Bu aralar ağlağım da... Dost bir meslektaşının ve müzikal eşinin şarkısını törende söylediği anlar çok çarpıcıydı.

Neye bu kadar etkilendiğimi ve ağladığımı düşününce bu çağda insanların aramızdan ayrılışının sonrasında onlara nasıl veda ettiğimiz konusuna geldim sanırım. Yaşamdan sonra sevdiklerimizi bile bir görev bilinciyle gönderiyoruz, bizim için önem taşıyan insanları bile buruk yorumluyoruz, hayatta bunca ölüme rağmen gerçekten ölene ve ölenin hayatına yer açmıyoruz. Ölenin güzellikleri yerine ölenin çirkinlikleri üzerinden yorumlar olduk hayatı, nasıl olsa hayatı da iyilikler yerine kötülükler üzerinden yorumluyoruz ya...

Glen Hansard, yaşarken de yaptığı müziklerle, bildiğimiz detaylarıyla, pirüpak olmasını gerektirmeden, sadece var olarak, kendince güzel yaşamaya çalışarak ardında bıraktığı izle tarihime önemini büyütmüş olarak yerleşti, bir kere daha...

Belki de tutamadığım sayısız yasın gözyaşları da bu aralar dökülüyordur bu güzel adamın göçmesinin vesilesiyle...

Ruhun şad olsun...


14 Temmuz 2026 Salı

Kabuk - 30.06.2022, 21:30.


Yazmaya kapanabilirim. Benim kabuğum yazdıklarım olabilir. Ama ne kadar tahammül edilebilir sadece kendi kendine yazan kişiye, bilemem. Benden sonuç beklerler. Benden ürün, yapıt, eser beklerler. Benden beklenenleri karşılarsam bana tahammül etmeye devam ederler. En ufak bir tahammül aşınmasında hemen sonuçsuzluğumu yüzüme vuracaklarından korkarım.

Kendini teşrih masasına yerleştirip analiz etmeye çalışıyorsun. Çifte keskin ifadelerin. Yakaladığın detaylar derin kesebiliyor. Her şeye rağmen sen kendini ehlileştirmek, keskin ifadelerini kınında tutmak, yok yere tatsızlığa mahal vermemek yolunu tut.

Senin yazıdan oluşan kabuğun var ve tüm ömrünü o kabukta geçirebilirsin. Rast geldiklerinin öyle içten bir kabuğu olmadığı için sana saldırmayı seçebiliyor. Kendinin bilincine varırsan sana saldırmalarına mahal vermezsin, bizzat kendine de saldırmamayı becerebilirsin.

12 Temmuz 2026 Pazar

08.07.2026, 11:50.


3 Temmuz 2026 Cuma

Komedyene Ceza: Zulmün Tarihi'ne ince bir ek


Günün kasvet puanı yüksek. Komedyeni kıstırıp ceza verdiklerinde bize de ceza verdiklerinden, artık içleri rahatlayacak mı, bir sonraki sefere kadar? Bir kere daha tüm özgürlük olasılıklarının çoktan ortadan kaldırıldığını, bir kere daha bizlerin de ilk fırsatta ortadan kaldırılacağını hatırlattılar. Ceketliler, kravatlılar, eli hukuk tutanlar, elleri kelepçeleyenler, eli silah tutanlar, idarenin koltuklarına oturanlar, toplumun kesimlerini güdenler. Bir süredir içinde boğulduğumuz komedyanın şimdiki bölümünde komedyenle birlikte hepimiz tutuklandık, bir kere daha. Üstelik tam da "kutsallarımız için yakarız" bölümünün yıl dönümüne getirilen bir prodüksiyonla. Bir kere daha anladık, burası bizi öldürenlerin ülkesi. Altını bu kadar kalın çizmeniz gerekir miydi ağalar? Bu korkuluk prodüksiyonlarına hâlâ ihtiyaç duyuyor musunuz? Bir toplumu teslim alma mücadeleniz daha ne kadar sürecek? Fethidaiminiz nereye kadar yayılacak? Kaç yıl önce yayına hazırladığım Zulmün Tarihi kitabının incecik bir bölümü daha bugün yazıldı.

8 Haziran 2026 Pazartesi

19.02.2026, 15:05.


Tütünçiftlik’te. Babaannesi var evde sadece. Mutfakta. Çocuk ise bahçede. Taşların ötesindeki denize bakıyor. Taşların üzerindeki salyangozlara bakıyor. Taşların üzerine çıkıyor. Uzun otların arasında dolaşıyor. Boş havuza bakıyor, içine atlasa çıkabilir mi diye düşünüyor. Denizdeki gemilere bakıyor. Henüz okuyamıyor. Ama bakmayı ve hayal etmeyi çok seviyor.





5 Haziran 2026 Cuma

18.02.2026, 00:40.

İnsomniya notları. Uyuyamadığımda oyun oynar gibi yazdıklarım. Bilincimi kapatmamı engelleyen kahvenin bünyeden çıkmasını bilincimi yazarak tüketerek mümkün kılmaya uğraşıyorum.

Medyacılık oyunlarını ciddiye aldım. Sanki tam teşekküllü bir medya kurumunda ciddi işler yaptım sandım. Halbuki kafası zamanından önce kocaman olmuş, bilmiş bir çocuk kaldım. Bütün bu saçmalıkları uykumdan çalıp yazdım.

İnsomniya Efendi derdi Uzun İhsan Efendi geceleri yatağından dirilen karanlık ikizine. Yaşanacakları yazdığını rivayet ederdi. Her sabah masasında rast geldiği notlara göre tanzim ederdi gündelik devinimlerini.

Bu çağ hepimizin aynı anda kaleme geldiği çağ. Romantiklerden modernlere, realistlerden gotiklere, fantastiklerden postmodernlere, köy, taşra, metropol demeden her yerden taşan, kadın, erkek, hünsa demeden yazan, sağcı, solcu, popçu, topçu olup olmadığını ayırt etmeyen, ağzı olduğu için açıp dili olduğu için konuşanlar gibi cihazı olduğu için yazanlarla doldurduk ortalığı.

Birbirimizi okuyup okumamamız o kadar da mühim değil. Yazdıklarımızı makineler okuyup yeniden yazacaklar. Makinelere üfleyen kuşak olacağız. Bizim yazıp bıraktıklarımızla gelecek kuşakları okutup büyütecek makineler.

Kâğıtlara yazarak saklanıyorum. Ama sonra saatlerimi makineye aktararak geçiriyorum günlerce. Bazı geceler işte böyle yazı nöbetlerine tutuluyorum.

19 Mayıs 2026 Salı

22.03.2026, 17:25.


Can sıkıntısına katlanmak için kendi dilimle ince çatlaklar atıyorum ciddiliğime. Dilimi kınından usulca çıkarıyorum ve incecik espriler yapıyorum. Can yakmayan, iz bırakmayan, ancak yakalayanı etkileyen, o da hemen geçecek. Hayatın teatorasında katlanmaya çalışan bir figüranlın hinliği benimki hepitopu.


8 Nisan 2026 Çarşamba

26.04.2025, 14:40


Caz kayıtları. Caz kayıtlarından bazıları bana Julio Cortázar’ı ve Seksek romanını hatırlatıyor. Cortázar’la karşılaştığım ilk seferleri hatırlıyorum da... Beşiktaş’taki bir öğrenci evinde Aslıhan’ın kitapları arasında görmüştüm. 1996 ya da 1997 olmalı. Arkadaşlarımdan birinin Boğaziçi Üniversitesi’nin İlgiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğu bir gençliğim oldu benim. Ben daha garip bir bölümde, daha garip bir yerde okuyordum. Her birimiz sıkı okurduk o dönemde. Aslıhan daha sıkı okurdu sanırım. Akademik kariyeri oldu Aslıhan’ın her zaman. Kimi tesadüfi işleri de, duyduğum ve hatırladığım kadarıyla heyecan vericiydi: Mithat Alam Film Merkezi’nde çalışıyordu öğrenciliğinde.

Gato Barbieri ismini Lâle Müldür’ün Nova Roma’da Gece Güneşi kitabının daha ilk sayfasında gördüm ve müziğinin nasıl olduğunu araştırmaya başladım hemen. Arjantinli bir cazcıymış. Dolayısıyla Cortázar ve Seksek’i hatırlamam o kadar da garip olmasa gerek. Doksanlarda girip çıktığım mekânlarda ve öğrenci evlerinde pek caz dinlenmezdi. Ben de nadiren caz kayıtlarının peşine düşerdim o dönemde. Edebiyat ve sinema kimi albümler veya müzisyenler açısından ilham verirdi.

1 Nisan 2026 Çarşamba

02.04.2025, 09:50.




13 Ocak 2026 Salı

Büyük Dalga

 


Fırtınalar diner mi? Dinse de bir süre sonra yeniden başlar. Ama şimdi bir dinginlikte duralım bakalım. Yeni rotalara kıracak dümen bulabilir miyim, yoksa her gün kalemimle mi yol alırım usul usul, öngörmek istemiyorum. Bir gün İthaka'ya dönülür mü, yoksa artık Odysseus olmaktan vazgeçilir mi, bilmek de istemiyorum. İkarus'luğumla labirentimi örüp içinden çıkmalıyım belki de. Küçükken içine düştüğüm kazandan kaptığım enformasyon cinbazlığını kullanarak medyacılık oyunlarımı anlatsam ya...

Umudumu güçlendirmek için fırtına memento morim Hokusai'nin tablosunu görünürden kaldırdım. Gözden ırak olan belki de kaderden de ırak olur. Tabii talihin, kısmetin ve kaderin işine karışacak değilim, benimki sadece ufak bir temenni.

26 Mart 2025 Çarşamba

Yaz Sil Zamanları

İdarenin bile isteye yarattığı toplumsal kavga her yeri kaplayınca şahsi gündemlerimizin sınırı iyice daralıyor. Her alana ve her insana zamanın gündemi çörekleniyor, işimizi yaparken de kendi varoluşumuzun sınırına çekildiğimizde de kavganın tozu, dumanı, karanlığı âdeta nefesimizi kesiyor. Tekrar tekrar aynı şablonlarla koparılan kavgalar git gide daha hızlı her yere sirayet ediyor. Dayanıklılığımız, sabrımız, karakterimiz sınanıyor. İyi ile kötü arasında bir ayrım yapılması gerektiği vazedilirken öte tarafa geçince ikisi arasında o kadar da fark yokmuş gibi görünüyor, aynalar marifetiyle iyi kötüye, kötü iyiye dönüştürülebiliyor zaten. Zweig'ı Arjantin'de, Benjamin'i Port Bou'da yakalayan ruh hâli böyle miydi acaba?  

18 Nisan 2022 Pazartesi

Covidin zihnime ettikleri

Yalnız Adam'ın yazarı Eugene Ionesco

Son yıllarda üzüntülü ve telaşlı zamanlarda bile çalışmaya devam ettim. Çok değişik konulardaki kitapları arka arkaya ya da aynı anda yayına hazırlamak durumunda kaldım. Çeşitli yazılar veya söyleşiler için değişik ve zorlu kitapları okumaya çalıştım. Gündelik hayatımı ve ailemle, eşimle ilişkilerimi ihmal etmeden, yetebildiklerime yetmeye uğraştım. Uzun süre boyunca bu ve benzeri mecralarda eskisi kadar ses çıkartamaz olmam, tüm bunlara zar zor yetebilmemden kaynaklanıyordu. Babamın vefatını, dünyanın hastalığını, çevre felaketlerini, beklenmedik afetleri, idarenin saçmalıklarını, ekonominin zorluklarını, bildiğimiz dünyanın külliyen değersizleşmesini yaşarken aynı zamanda onlarca farklı konuda, farklı orijinal dilden çevrilmiş, farklı yazarın kitabını yayına hazırlamaya devam ettim. Durmaksızın ağır konular veya ağır üsluplarla boğuşmak durumunda kaldığım söylenebilir: Franz Kafka'dan Hermann Broch'a, Virginia Woolf'tan John Berger'a, Joseph O'Connor'dan Colm Tóibin'e, Fernando Aramburu'dan Pascal Mercier'e, Alessandro Baricco'dan Tahar Ben Jelloun'a bir sürü çağdaş edebiyatçının metnini yayına hazırlama hedefiyle okudum son iki yılda, Bilim Kurgu ve İntihar'dan Zulmün Tarihi'ne çok iç açıcı olmayan konulardaki zorlayıcı metinler de cabası. Tüm bunları zaman zaman psikolojik patlamalar eşliğinde katettim, diyebilirim. Hem gündelik hayatın hem de önümdeki metinlerin yoğunluklarına dayanmakta sık sık zorlandım ama bir biçimde her seferinde ucuna dokunabilmişimdir, birkaç istisna hariç. Her şeye rağmen hiçbir zaman metin okumakta ve anlamakta pek zorlanmadığımı, en buhranlı zamanlarımda bile bir süre zihnimi boşaltınca, keyfimi toplayınca metinlerle uğraşabildiğimi gördüm.

İşte covidin son deliği burada ortaya çıktı. İki yıl boyunca bir biçimde uzak durmuşken Mart sonu, Nisan başı resmi olarak yakalandım ben de. Bedensel olarak, mahut çarpıntı krizlerimden birine biraz uzun süreyle maruz kalmamdan dolayı acile gitmem haricinde, çok da mühim bir sıkıntı çekmedim. Ama zihinsel olarak, belki de ilk defa, o dönemde okuduğum metinleri anlamlandırma konusunda müthiş zorlandım. Tam o dönemde yayına hazırlamakla yükümlü olduğum Hermann Broch projesinden ayrılmıştım ve ölümle çok ilgili bir John Banville romanı yayına hazırlıyordum. Tesadüfen Ionesco'nun Yalnız Adam'ı ve Barış Bıçakçı'nın sürekli anlatı odağının değiştiği ilk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi'yi okuyordum kişisel tercihlerim kapsamında. Muhtemelen zihnimin aşırı yorgunluğu ve covidin ateşli etkisinin de katkısıyla Banville'e, Ionesco'ya, Bıçakçı'ya öfkelendim: Neden basit yazmıyorlar, neden durmadan bilinç akışları, depresif felsefi cümleler, durmadan değişen karakterler ve olaylar yazıyorlar diye. Son aylarda, özellikle savaş da başlayınca, bir-iki kere aşırı üzüntülü haberleri duymama isteğinden kaynaklanan sinirsel patlamalar da yaşamıştım. Ama zihnimin kapasitesini yitirdiğini, bırakın karmaşık metinleri okumayı basit metinleri okumak isteğimin bile kalmadığını sanırım ilk defa yaşadım. Sanırım biraz da korktum bu durumdan.

Sonra geçti. Ama son yılların koşturmacasını, durmaksızın yayına hazırladıklarımı, yazmak isteyip sadece karalamakta, defterlerimi ve kâğıtlarımı şişirmekte kaldığımı uzun uzadıya düşünmeme sebep oldu. Hayatın kısalığını ve aniden kapasitemizin kaybolacağını çok daha iyi anladım. Dolayısıyla anahtarı çevirdim ve editörlük motorunu şimdilik kapattım. Asıl hedefim olan yazmaya odaklanmaya niyetliyim yine. Bunun için de blogu tekrar canlandırmaya karar verdim. Yazmak iyi gelecektir umarım. Tekrar melekelerimin sağlamlığına itimat ettiğimde editörlüğe de dönerim herhalde. Ama şimdilik sadece kendim için okumak ve yazmak istiyorum. 

Hamiş: Bazen kendime söz veriyorum, artık kırtasiye malzemesi almama ihtiyacım yok, çok fazla defterim, kâğıdım, mürekkebim, kalemim var diyorum, üç gün geçmeden yeni bir defter ve mürekkep alıp getirmiş buluyorum kendimi; dolayısıyla benim açımdan bu tarz tövbe sözlerini tutmak zor olabilir, ama bu sefer direnmek, kendimi tam anlamıyla bir yazara dönüştürmek istiyorum.

15 Nisan 2022 Cuma

Yahu blog yazısı nasıl yazılıyordu? Amnezyanın üstesinden gelmek

En son blog yazımı yazdığımda, ki aslında başka yerde yayımlanan yazılarımı topluyordum, dünyanın hali çok daha katlanılır durumdaydı, bildiğimiz dünyanın sonu hissini gitgide daha yoğun yaşasak da. Dünyanın üzerinden bulaşıcı ve öldürücü bir hastalık geçti, akabinde bir de ölçeğine şaşırdığımız bir savaş başladı dünyanın şaşırtıcı bir bölgesinde, ülkemizde yaşadığımız ekonomik çalkantıları ve çok çeşitli doğal afetleri ve tabii bizim gibi insanlar açısından en iyi politikaları uygulamayan idaremizi de unutmamalı... Tüm bu faktörler biz insanları sarstı, bir kenara fırlattı. Afalladık, ne yapacağımızı şaşırdık, gündelik çarklarımızı çeviremez hale geldik, kimilerimiz hastalandı, hayatını kaybedenler oldu, kimilerimiz borçların altına girdi, çalışma fırsatlarını kaybetti, kimilerimiz kim bilir nelerden geçti. Ben de kendi adıma iyisiyle kötüsüyle bir sürü şey yaşadım, hem özel ve ailesel hayatımda hem de çalışma ve yazma hayatımda. Büyük ölçüde kendimi geri çekmeye çalıştım, çok yoğun çalışmak zorunda kaldığım ama buna karşılık pek de bir şey elde edemediğim zamanlarım da oldu, beni mutlu eden ve kanatlandıran zamanlarım da. Ailemde kayıplar oldu, ailem genişledi. Pek çok kitap okudum, beğendim beğenmedim, etkilendim etkilenmedim. Kitaplar hakkında yazmaktan çok kitap yazmaya heveslendim, profesyonel işlerim izin verdiği ölçüsünde bu hevese rüzgâr bulmaya çalıştım, zaman zaman tüm profesyonel işlerimden kurtularak sadece yazmaya odaklanmaya niyetlendim. Ülkedeki yayıncılık ortamı yazarları, yayın emekçilerini pek de iyi koşullarda yaşar kılmıyordu zaten, şimdi durum büyük çoğunluğumuz için daha kötü. Her şeyin fiyatının kısa sürede iki-üç katına çıktığı bir dönemde, yayıncılıktan ve yazarlıktan kazanılabilecekler neredeyse yarısına indi. Hemen hemen her şeyin, özellikle fiziksel olarak maddi olanların, elle tutulabilenlerin neden bu kadar ölçüsüzce pahalı hale geldiği sanırım ekonomi-politik sorusudur ama hepimiz ister istemez bunu düşünmeye başladık. Kendi halinde idare edebilecek yerleşimlerin ölçeğini büyüttükçe ve halihazırda elimizde olan yaşam alanlarını yaşanamaz ve yıkılıp yenilenmesi gerekenler olarak ilan ettikçe, idarelerimiz sağolsunlar barınma gibi en temel meselelerin bile asla çözülememesini garanti altına alıyorlar. Üstüne bir de muktedirlerin ve muktedirleşmiş idarecilerin her fırsatta körüklediği kavgaların çok sayıda yaşam alanını, yerleşimi savaş bölgesine çevirmesi ve de yerkürenin, gökyüzünün, ateşin, suyun, toprağın kıpırtılarını hâlâ tam olarak anlayamadığımız için gün aşırı bir doğal afetin insanların felaketine dönüşmesi, herkesi yerinden yurdundan edilebilir kılıyor. Tam kendimize bir kovuk bulduğumuzu düşündüğümüz anda savrulup gidiyoruz. Tüm bu bildiğimiz dünyanın sonu sürecinin biteceği de yok üstelik. Artık kavimler olarak değil de topyekün göçüyoruz mekândan ve zamandan. Yarınımızın bugüne benzer yanı çok olacak ama hiç benzemeyen kombinasyonlara da şahit olacağız. Dünümüzden kalanlar hafızalarımızda zaman zaman tazelenecek, yahu bunları yaşamıştık diyeceğiz, hatta kimimiz nostaljik bir ruh haliyle sayıp dökecek şahit olduklarını, eski günlerin güzelliklerini, masumluklarını anlatacak, tabii...

Dün tam bunları yazmaktayken gelen bir telefon sonrasında yaptığım farklı konuşmalar neticesinde koptum gittim yazacaklarımdan ve bu sabah tekrar bilgisayarımı açtığımda bu yazılanları gördüğümde, devam ettirmeden, kopukluğuyla yayımlamazsam hiç yayımlayamayacağımı, dolayısıyla tekrar yazmaya, tekrar hatırlamaya, tekrar blogda varolmaya yine başlayamayacağımı fark ettim. Her ne kusur varsa affola artık...  

17 Eylül 2019 Salı

İtalyan Usulü Edebiyat: Premio Strega'yla İtalya'yı Okumak


Domenico Starnone

Geçen yılın son aylarında İtalyan edebiyatının iki çağdaş yapıtı dilimize aktarıldı ve ilgi çekti: Paolo Cognetti’nin Sekiz Dağ romanı Yelda Gürlek çevirisiyle Kafka Kitap’tan ve Domenico Starnone’ninBağlar romanı Meryem Mine Çilingiroğlu çevirisiyle Yüz Kitap’tan yayımlandı. İlki kırk yaşındaki belgesel de çeken bir yazarın, modern aile ve insan ilişkilerini dağlara götürdüğü, doğal insanın bugünün sert ekonomik koşullarında hayatının ne hale gelebileceğini gösterdiği, 2017’de hem İtalya’da Premio Strega’yı hem de Fransa’da Prix Médicis’nin çeviri kitaplara verilen ödülünü kazandığı bir roman. İkincisi yetmiş beş yaşındaki, bir zamanlar yine Premio Strega’yı Via Gemito (Şikâyetler Sokağı) romanıyla 2001’de kazanmış, son yılların fenomen romancısı Elena Ferrenta’nın aslında eşi Anita Raja olduğu dedikodusu ayyuka çıkmış Napolili yazar Paolo Cognetti’nin 2014’te yayımladığı son romanı. Bağlar’da bir ailenin, bir evliliğin yıllar içindeki çalkantılı seyri hakkında tanıklıklar okuyoruz ve sürpriz biçimde bugünün ekonomik koşullarının kitabın gizli kahramanı olduğunu anlıyoruz. 

İtalya’nın (ve Avrupa’nın) bolluk ve refah yılları 1960’larda başlamıştı, ama o aşamaya gelmeleri kolay olmamıştı, 1945’e kadar peş peşe gelen savaşlar, ekonomik ve toplumsal buhranlar, sıkı idareler, tekrar savaşlar, ekonomik buhranlar ve sıkı idareler döngüsünde İtalya (ve Avrupa) durmadan genç nüfusunu ideallerin peşinde kaybediyor, farklı idare anlayışlarına bölünün insanlar birbirlerini her fırsatta harcıyordu. 1945 sonrası konjonktürde, Amerikan himayesinde yeniden yapılanan ülke (ve kıtanın bir yarısı) bir biçimde buhran, sıkı idare ve savaş döngüsüne kapılmadan gelişmeyi becerebilmişti ve 1960’lara geldiğinde artık bolluk sıradan insanlarda da hissedilmeye başlanmıştı. 1970’ler sonrasında insanlar biraz da mecburiyetten siyasi kavgaları sıkı bir idare ve neoliberal politikalarla bırakıp pırıltılı medya yayınlarına ve tüketim alışkanlıklarına yönelirken, bu süreci yetişkin olarak yaşayan Starnone romanında bu liberalleşmenin aile ilişkilere etkilerini açılış ve kapanış halleriyle anlatırken, bu süreci çocuk olarak geçiren Cognetti’yse bu liberalleşmeden kaçıp kendisine ve doğaya kapanmaya çalışan insanların yükseliş ve düşüş hallerini anlatmayı seçmiş. Bugün bu refah çıkışı biteli çok oluyor ve bir kuşağın refahıyla başka bir kuşağın imkânsızlıkları arasında gergin bir denge üzerinde devam ediyor ülke.

1945 döngüsü sonrasında Roma’daki villalarında edebiyatla ilgilenen dostlarını her pazar günü bir araya getiren bir çift, Maria ve Goffredo Bellonci Amici della Domenica (Pazar Dostları) adıyla bir cemiyet oluşturur ve bu cemiyetin yazar üyelerinin oylarıyla her yıl seçilen bir yapıt 1947’den itibaren Strega likörlerinin sahibi Guido Alberti’nin desteğiyle Premio Strega’yı dağıtmaya başlar. Ülkenin ve edebiyatın gelişimi, ilkini Federico Fellini’nin La Dolce Vitave 8,5’un dahil olduğu başyapıtlarının senaryolarını birlikte yazdığı, müziklerini yapan Nino Rota’nın kardeşi Isabella Rota’yla evli, Antonioni’nin La Notte’sinin de senaryosuna destek vermiş, dönemin ünlü yazarı Ennio Flaiano’ya verilen bu ödülden takip edilebilir. İlk yıllarda sadece İtalya çapında tanınmış eski yazarları seçen ödül jürisi, zamanla Cesare Pavese (1950), Alberto Moravia (1952), Giorgio Bassani (1956), Elsa Morente (1957), Dino Buzatti (1958), Carlo Cassola (1960), Natalia Ginzburg (1963) gibi dünya çapında popülerleşen isimlere ödülü vermeye başlamış. Sonradan belki de bizim İtalyan edebiyatıyla köprümüz zayıfladığından Primo Levi (1979), Umberto Eco (1981) dışında uzun bir süre tanıdık isimle karşılaşmıyoruz ödül alanlar arasında, ama doksanların ikinci yarısından sonraki isimlerden  Claudio Magris (1997), Margaret Mazzantini (2002), Sandro Veronesi (2006), Niccolò Ammaniti (2007) bizde de kitaplarını okuduğumuz yazarlar ama son yıllarda ödülü alanlar yine pek bize aktarılmıyor. 2018 Türkiye’de istisnai olarak çok sayıda Premio Strega kazanmış ismin (yukarıda saydıklarımdan Carlo Cassola’nın ve Giorgio Bassani’nin ödül kazanmış kitapları da dilimizde yayımlandı) kitaplarına ulaştığımız bir yıl oldu. Bizzat bu ödülün verildiği ülkedeyse, uzun bir süre sonra ilk defa bir kadına, La ragazza con Leica adlı yapıtıyla Helena Janeczek’e verilmeden önce 2018’de kadınların hakkının yendiği konuşuluyordu. Gerçi son beş yıldır verilen Premio Strega’nın çeviri edebiyat ödülünü Katja Petrowskaja, Annie Ernaux ve Jenny Erpenbeck üç kez kazandığından, İtalyan yayıncılar açısından da kadınların yükselişi kabulleniliyordu zaten (2018’de ödülü Fernando Aramburu’nun aldığını da belirteyim). Yayıncılarımızın ister Ferrante dalgasıyla isterse de ödülleri izleyerek olsun daha fazla İtalyan edebiyatının çağdaş yapıtlarına yönelmeleri, bir ölçüde bize benzer yoksul bir güney Avrupa ülkesiyle eski zengin siyasi ve dini imparatorluklara zemin sağlamış bir devletin karışımı olan modern bir ülkenin bugünkü hallerini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

[Ocak 2019]

13 Eylül 2019 Cuma

Çağdaş Amerikan Edebiyatında Dünya Komploları: Postmodern Klasikleşince


William Gaddis

2018’de çağdaş Amerikan edebiyatının, bana göre, başyapıtı seviyesinde üç romanı dilimizde yayımlandı: Everest'in Modern Klasikler dizisinden yayımlanan, 1985 tarihli William Gaddis romanı Carpenter’s Gothic’in Şefika Kamcez çevirisi Amerikan Gotiği, Siren tarafından tekrar baskısı yapılan Don DeLillo’nun postmodern apokalips romanı 1984 tarihli Beyaz Gürültü’sünün Handan Balkara çevirisi ve Sel tarafından Emrah Serdan çevirisiyle yayımlanan Jonathan Franzen’ın 2015 tarihli romanı Saflık. Amerikan postmodern komplo edebiyatının önde gelen iki ismi Gaddis ile DeLillo’nun yapıtlarının izinden giden Franzen artık klasik sayılabilecek bir tarzda onlarla hemen hemen aynı temaları ele alıyor: aile, teknoloji, siyaset üçgeninde Amerikalıların (insanların) halleri. İletişim teknolojilerinin bugün geldiği noktada, Julian Asange ya da Edward Snowden gibi internet tabanlı ifşa operasyonları yapan kompleks karakterli gizemli hacker’ları andıran Doğu Alman kökenli karizmatik bir karakter de barındıran Saflık, aslında genç bir kadının büyüme ve kayıp ailesini arama romanı. Gazetecilerin idarenin pis çamaşırlarını araştırma görevlerini artık kendilerinden menkul bilgisayar dâhilerine bırakarak prestij kaybettikleri bir dönemde Amerikan bağımsız gazeteciliği olgusuna da fazlasıyla değinen Franzen, romanının arka planına serpiştirdiklerini çok başarılı bir anlatımla okurlarını kesinlikle huzursuz etmeden veriyor. Romanın baş karakterinin lakabı üzerinden ta Charles Dickens’ın Büyük Umutlar adlı klasik yapıtına ve romanda sık sık referansı verilen Chicago’lu usta romancı Saul Bellow’a uzanabilmek mümkünken, ben nedense Saflık’ı okurken Gaddis’e, ondan da DeLillo’ya gittim.

Gaddis de DeLillo da yolları reklamcılıktan geçmiş Amerikan romancıları. Gaddis 1922 doğumlu, 21. yüzyıl başlamadan önce 1998’de ölmüş. Bizde daha önceden yayımlanan tek romanı, yine Everest Modern Klasikler’den, ölümünden önce yazdığı Agapeye Ağıt. 1960’lar sonrasında Amerikan toplumunun ve siyasetinin iletişim teknolojileriyle nasıl iç içe geçerek garip biçimlere bürüneceğini görüp yapıtlarına aktarmış postmodern bir romancı. Sadece Amerikan Gotiği’ne bakınca, girişimcilik, misyonerlik, ajanlık, basın danışmanlığı gibi çağdaşlaşmış mesleklerin arka planını oluşturduğu bir toplumda, kiraladıkları tenhadaki kendine özgü bir evin içinde, evli bir çiftin ve evin sahibinin diyalogları üzerinden dünyanın komplosunu sıradan insanların dertleriyle harmanlanmış bir biçimde okuyoruz. Hem Gaddis’in bu romanında hem de Franzen’ın Saflık romanında birbirini çağrıştıran pek çok detay var: Gaddis’in kadın kahramanı Liz, zengin bir ailenin mirasçısı, babası ve kardeşleri girişimcilikle şapşallık arasında gidip gelen insanlar, kendisiyse paradan, aileden ve siyasi-ekonomik girişimlerden tiksinircesine uzak durmaya çalışıyor; Franzen’ın romanındaki pek çok güçlü ama garip kadın kahramandan en kendine özgüsü Anabel de zengin bir ailenin mirasçısı, babasının girişimciliğinden kardeşlerinin şapşallığına her şeyden uzak durmaya çalışıyor, özellikle paradan, ailenin endüstriyel günahlarından ve siyasi-ekonomik girişimlerden; Gaddis’in romanındaki evsahibi gizemli antropolog-ajan McCandless, Franzen’ın romanındaki McCaskill ailesinde yankılanıyor sanki; Gaddis’in müthiş bir sertlikle anlattığı vaizlerle politikacıların dünyayı alt üst eden pislikleri, Franzen’ın Doğu Alman özgürlükçü hacker’ının deşifre ettiği dünyanın siyasi pislikleriyle örtüşüyor.
Gaddis’in dünya komplolarını ben çok çeşitli biçimleriyle Don DeLillo romanlarında okumuşumdur. DeLillo 1936 doğumlu, ortak noktaları çok olmakla beraber DeLillo’nun romanları Gaddis’inkilere oranla sanatsal biçemcilikten, kişisel kaotik üsluptan daha azade, daha rafine ve daha ulaşılabilirdir. Yine de ülkemizde çok sayıda romanı çıkmasına ve okurlar tarafından beğenilmesine rağmen, bir türlü yerleşik bir konuma ulaşamaz yayınevleri nezdinde. Halbuki 1992’de bizde Simavi Yayınları tarafından yayımlanan ilk DeLillo romanı Mao II (yıllarca çevirisinin Tomris Uyar’a ait olduğunu sanmıştım, meğer Gülden Şen’e aitmiş) 1991’de yayımlandıktan ve Pen-Faulkner Ödülü kazandıktan hemen sonra dilimize çevrilebilmiş. (Bu romandaki yazar Bill Gray karakterinin ilham kaynaklarından birinin William Gaddis olduğu söylenir.) Bir sonraki DeLillo romanını (yani Beyaz Gürültü’nün ilk baskısını) dilimizde okumak için on yıl beklememiz gerekmişti. Teknolojinin, sanatın, komplonun, uluslararası siyasetin entrikalarının aile, aşk ve dostluk ilişkilerindeki etkileri üzerine kapsamlı ve zekice romanlar yazan Don DeLillo’nun dilimizde daha fazla bulunmasını dilemişimdir her zaman. Amerikalıların son yıllarda özellikle terör saldırıları ve yangın felaketleri esnasında yaşadıklarını andıran, kurgusal gizemli bir felaket esnasında Amerikan ailesinin tavırlarını ve düşüncelerini okurların önüne seren Beyaz Gürültü‘nün Siren Yayıncılık tarafından yeniden yayımlanması, umarım DeLillo’ya olan ilgiyi canlandırır. Yıllardır merakla beklediğim, dostum Sabri Gürses tarafından çevirisi yapılan ama henüz okuruyla buluşmamış The Names romanı ve Mao II Gaddis’in Amerikan Gotiği’yle ilginç yönlerden eşleşen yapıtlardır; bu açıdan öncelikle bu iki yapıtın okura ulaştırılmasının iyi olacağını düşünüyorum. Belki bir gün bu türün abidevi yapıtı Underworld de dilimize aktarılır da Soğuk Savaş’ın alternatif kurgusal bir tarihi anlatısı üzerinden düşünebilme fırsatı bulabiliriz.

[Aralık 2018]

12 Eylül 2019 Perşembe

Yeni İrlanda Edebiyatı: Kim Bu İrlandalılar?



Sinead O'Connor


Önce ikinci dönem seçilen cumhurbaşkanları Michael D. Higgins'in kapsayıcı seçim konuşması dikkatimi çekti, bencilliğin ve ayrımcılığın yükselişte olduğu bir dönemde diğerkâmlık ve olabildiğince kapsayıcılık içeren konuşmasıyla ikinci yedi yıllık dönemine başlayan sevimli adamın kim olduğunu merak ettim. 1941 doğumlu politikacı aynı zamanda bir şair ve akademisyenmiş, İrlanda İşçi Partisi liderliğini yaparken cumhurbaşkanı seçilince istifa ederek tarafsız cumhurbaşkanı olmuş ve büyük bir kabulle ikinci dönem de aynı göreve devam edecek.

Ardından kendisinin çalkantılı, mücadeleli ve skandallı protest pop yıldızı kariyeri kadar ağabeyi Joseph O'Connor'un, bizde Can'dan Püren Özgören'in Satıcı ve Sel'den Süha Sertabiboğlu'nun Denizler Yıldızı çevirisini bildiğimiz, aslında on iki kurgu yapıt ve beş kurgudışı yapıtla üretken ve ilgi çekici yazarlık kariyeriyle de ilgilendiğim, Sinead O'Connor'un Şuheda adıyla İslam'a geçmesinin haberi yayıldı, hemen de İslam'ın erkek egemen pratiklerini eleştirip kırmaya girişerek üstelik.

Son olarak, doğal olarak benim asıl ilgimi çeken, Man Booker Ödülü Kuzey İrlandalı Anna Burns'ün Milkman adlı romanına verildi. Belfast doğumlu Burns, bu üçüncü romanını yazarken devletin sosyal yardımlarından yararlanıyormuş ve ödülü aldıktan sonra verdiği röportajlardan birinde ödül kazandığını gerekli kuruma bildirip artık sosyal yardımların kesilmesine imkân vereceğini belirtmişti. Romanı Milkman çok fazla gerilim yüklü bir coğrafyada, kavgaların ve ayrımların doruğuna çıktığı 1970'lerde bir genç kızın, kendisinden yaşça çok büyük aslında kesinlikle bir sütçü olmayan ama sütçü olarak anılan bir istihbarat görevlisi tarafından yakından taciz ve takip edilmesi sürecinde, asıl olarak toplumlarıyla, aileleriyle, erkeklikler ve kadınlıklarla, kimlik ve kavga siyasetleriyle nasıl başa çıkabildiğini ele alıyor. Çok katmanlı, çok temalı bir anlatıyı, kendisine özgü bir mizah ve anlatma şevkiyle kurgulayabilen Anna Burns, ödülle dikkati çekerken edebiyatının hiç de boş olmadığını okura kısa sürede sezdirebiliyor. Son yıllarda Man Booker'a layık görülen metinlerde çok veçheli bir doluluk dikkati çekiyor ve Anna Burns de istisna değil. 

İrlandalılığın, gerek Dublin gerekse Belfast merkezli olsun nasıl bir şey olabileceğini, bu son gelişmelerden sonra daha ciddi düşünmeye başladım. Gerek kendi İrlanda tarihi olsun gerek Britanya'yla ilişkileri olsun, popüler kültürden ve haber akışlarından bana süzülenlerden, sadece çok da net olmayan birtakım izlenimler elde edebilmiştim bugüne kadar. İngiliz edebiyatının en önemli isimleri de kabul edilen Oscar Wilde, James Joyce, Samuel Beckett, Flann O'Brien gibi isimleri elbette biliyordum, ama hiçbirinin külliyatını baştan sona kat etmemiştim, hatta James Joyce'un Ulysses romanının Norgunk'tan Armağan Ekici çevirisinde bir yerlerde kaybolmuş durumdaydım en son. İngilizlerle ortak krallıktan Dublin merkezli İrlanda'nın 20. yüzyılın başlarında, dünya savaşını takiben ayrıldığını, ama Belfast merkezli bir kısmının Kuzey İrlanda adıyla hâlâ Birleşik Krallığa bağlı olduğunu ve orada da Protestanlarla Katolikler, Kraliçeye bağlı olanlarla bağımsızlık yanlıları, düzencilerle isyancılar arasında terör taktiklerinin de kullanıldığı muazzam kavgaların verildiğini biliyordum, ama izlediğim tüm filmlere ve okuduğum tüm kitaplara rağmen genel bir izlenimin ötesine geçemiyordum. Kimi İrlandalı yazar siyasi ve toplumsal kavgaları realist bir arka plan olarak kullanmaktan çekinmeseler de kavga dışı öyküler anlatıyordu (mesela yayına hazırlama fırsatı bulduğum için öyküleriyle tanıştığım ve çok sevdiğim Edna O'Brien'in metinleri gibi). Kimi İrlandalı, 19. yüzyılda yaşanan büyük kıtlık ve peşi sıra başlayan, ama bugün bile bittiği söylenemeyen Amerika'ya kitlesel göçü yazıyordu (Colm Toíbin'in Everest'ten İrem Sağlamer çevirisiyle yayımlanmış ve filmi de olan Brooklyn ya da Colum McCann'in YKY'den Kıvanç Güney çevirisiyle yayımlanmış Transatlantik romanlarında olduğu gibi). Kimisiyse çeşitli müzik ve sahne sanatlarıyla ilgili karakterler ve ilgiler içeren matrak romanlar ortaya koyuyordu (Roddy Doyle'un filmiyle de meşhur The Commitments dahil pek çok romanı ve Joseph O'Connor'un son romanı The Thrill of It All'da ele alındığı gibi). Kimisi de yoksulluğun, yakın dönemdeki dünya borç krizinin ilk vurduğu ülkelerden biri olmanın, işsizliğin toplumdaki etkilerini temalarına yediriyordu (1976 doğumlu Donal Ryan'ın ilk romanı 2012 tarihli The Spinning Heart'ta olduğu gibi).

En iyisi tek tek örnekler aklıma getirerek İrlandalılığı anlamak yerine, topluca örnekler verecek bir yapıta bakmak daha sağlıklı olacak: Granta dergisinin 2016 sayılarından biri, 135. sayısı Yeni İrlanda Edebiyatı'na ayrıldığından, bugünün İrlandalılarının meselelerini ve yazdıklarını bir nebze olsun tanımak mümkün olabilir. Aralarında Coíbin, Doyle, Ryan gibi bahsettiğim isimlerin dışında Kevin Barry, Emma Donoghue, Sally Rooney, Sara Baume gibi 15 farklı ismin öyküleri, yazıları ve şiirlerinin yer aldığı dergi vasıtasıyla, İrlanda'yı ve İrlandalılığı daha iyi anlayacağımı umuyorum. Böylece hem ulusal niteliklerini İngilizlikten ayırıp ortaya çıkartırken nasıl İngilizce'nin en iyi örneklerini ve yapıtlarını verebilecek kadar mükemmelleştiklerini, her an kavga çıkarabilecek çizgide durup nasıl sıkı dayanışma yapabildiklerini, tüm çelişkileri ve depresyonlarına rağmen hayata ve sanata ısrarla devam edebildiklerini anlayabilir, günümüzde cumhurbaşkanı bile şair olan bir toplumdan, kültürden dersler çıkarabilirim belki.

[Kasım 2018]