Jenny Erpenbeck etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jenny Erpenbeck etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2019 Cuma

Yolcular ve Sığınmacılar


Jenny Erpenbeck

20. yüzyılın en önemli eleştirmenlerinden Walter Benjamin, ömrü boyunca çok çeşitli seyahatler yaptıktan (İtalya, İspanya, Almanya, Fransa, Danimarka gibi pek çok Avrupa kentinde bulunduktan) sonra, Avrupa’nın karabasan yıllarında mülteciye dönüşür ve kendisini Amerika’ya atmaya çalışırken, idari kovalamacaların ve izin prosedürlerinin saçmalıkları esnasında kapıldığı bunaltıdan çıkamaz ve Fransa-İspanya sınırındaki Portbou’da kaldığı otelde hayatını sonlandırır. 20. yüzyılın en önemli romancılarından Vladimir Nabokov, Petersburglu burjuva ailesiyle Rusya’daki devrim sürecinde Yalta üzerinden kaçar ve Avrupa’dan Amerika’ya ömrü boyunca pek çok ülkede, farklı dillerde romanlar yazar, dersler verir, sakin bir hayat kurmaya çalışır ve en sonunda İsviçre’de eşi Vera’yla birlikte yaşadığı otel odasında yaşlılığın getirdiği rahatsızlıklar nedeniyle bu hayattan göçer. Dünyanın küçüldüğü 20. yüzyıl, insanlara muazzam hareket imkanları tanırken bir de siyasi ve ekonomik kavgalar nedeniyle insanların köklerinden sökülmesini, yersiz yurtsuz kalarak sürgün vermelerini ve durmadan sınır geçmek için izin almaya çalışıp yalvarıp yakarmalarını sağlamıştır. Dünyanın göbeği niteliğindeki Avrupa’nın eski ülkelerinde başlayan çalkalanma bugün o ülkelerde nispeten azalmışken dünyanın çeperindeki pek çok ülkede insanlar birbirleriyle dalaşmaya ve birbirlerini kovalamaya devam ediyorlar. Bir zamanlar kendileri kavgalara kapılmış veya yurtlarından sürgüne çıkmış ya da yurtlarındaki insanların sürgüne çıkmalarını izlemiş Avrupalılar, şimdi kendi ülkelerine gelenleri, sınırı turist ya da imkanlı olarak aşanların yanı sıra sınırı mülteci olarak ya da imkansız koşullarla aşabilmeye çalışanların hikayelerini izlemek, anlamaya çalışmak durumunda kaldılar. 

İnsan hareketliliği ve bu hareketleri düzene sokma çabaları, 21. yüzyılın belki de en önemli edebiyat temalarından biri. Geçtiğimiz aylarda Uluslararası Man Booker Ödülü’nü kazanan Polonyalı Olga Tokarczuk’un 2007 tarihli romanı Bieguni (Türkçede 2016’da Alabanda tarafından Neşe Taluy Yüce çevirisiyle Koşucular adıyla yayımlandı), bu insan hareketliliği üzerine inşa edilmiş. Zygmunt Bauman’la Italo Calvino’nun bir araya gelip yazabileceği türden çok veçheli bu yapıt düşündürüyor, bilgilendiriyor ve hem yakın coğrafyanın hem de yakın tarihin pek çok küçük noktasına dokunup geçiyor. Uçaklarla, gemilerle, trenlerle yasal yollardan, ister turist, ister seyyah, ister akademisyen, ister yazar gezinenlerin psikolojisi ve halleri üzerine kurgulanmış. Tokarczuk, Polonya’nın çağdaş zamanda yetiştirdiği en önemli yazarlardan biri, ama aslında Jung’un anlayışında bir psikanalist. (Son zamanlarda Doğu Avrupa kökenli psikanalist kadın yazarlar okurların kıyılarına daha fazla yanaşıp sağlam metinler bırakıyorlar, bir tür Julia Kristeva şablonu söz konusu galiba...) Michel Houellebecq’in başrolünde oynadığı 2014 yapımı “Kaçırılma” filminde, yazarın matrak biçimde iddia ettiği gibi, aslında Polonya diye bir ülkenin 1772’den 1918’e kadar mevcut olmadığı bir dünyada milyonlarca Polonyalı ve Polonyalılık varlığını dillerinde ve hayallerinde sürdürmüştü. Dünyanın 20. yüzyıl konjonktüründe dünya savaşı sonrası yeniden kurulan Polonya, 20. yüzyıl boyunca da trajik kaderinden kaçamaz ve önce Hitler, sonra da Stalin politikaları altında katı idareler ve toleranssız cezalandırmalar yaşar, nihayetinde Lech Walesa ve arkadaşlarının “Dayanışma” hareketiyle 1980’lerden itibaren daha stabil vaatler içeren bir idareye yönelir; aslında Varşova’da kurulmuş Doğu Bloğunun dağılmasının ardından NATO ve Avrupa Birliği’ne yanaştıktan sonra, son 15 yıldır da Avrupa Birliği’nin yeni ama istikrarlı bir ülkesi haline dönüşür. Böyle bir Polonya’da 1961’de doğmuş Tokarczuk, ülkesiyle birlikte komünist demokrasiden kapitalist demokrasiye şahit olarak büyüyen, psikolojiyi, edebiyatı ve de siyaseti karakterinde birleştiren, şimdiye kadar 15 yapıtıyla iki kez ülkesinin en önemli edebiyat ödülünü kazanan, övgüye ve dikkate değer bir isim. Yol ve dünya hallerine merak duyanlar için Koşucular, biçilmiş kaftan bir yapıt.

Bugün bir limanda gemimizin hareketini beklerken...


Bir başka Doğu Bloğu doğumlu kadın yazarın son romanı da geçtiğimiz ay Can Yayınları tarafından İlknur İgan çevirisiyle dilimizde yayımlandı: Gidiyor, Gitti, Gitmiş. Tokarczuk’tan altı yaş küçük olan Jenny Erpenbeck, 1967 Doğu Berlin doğumlu. 1990’a kadar Alman Demokratik Cumhuriyeti olarak anılan Almanya’da tiyatro eğitimi gören, sonrasında birleşmiş Almanya’da müzik eğitimi de alan Erpenbeck, günümüz Alman edebiyatının iyi yazarlarından biri olmakla kalmıyor, aynı zamanda opera yönetmeni. Dokuz yapıtından dilimize daha önceden sadece Gölün Sırrı (Helikopter, 2010) aktarılmıştı, ama son yılların parlayan yıldızı olduğundan diğer yapıtlarının da geleceğini umuyorum. Gidiyor, Gitti, Gitmiş romanında yeni emekli olmuş, eşini yakınlarda kaybetmiş Doğu Alman kökenli bir edebiyat profesörü Richard karakteri üzerinden Almanya’ya sığınmaya çalışan Afrikalı göçmenlerin yaşadıklarına yaklaşmaya çalışmış Erpenbeck. Kendi ömründe hiç göçmemesine rağmen ülkesinin idare değiştirmesiyle hayatı çeşitli kereler değişmiş Richard, arkadaşlarıyla beraber iyi niyetli çabalarla Afrikalı göçmenlere yaklaşıp bu göçmenlerin Almanya ve Avrupa Birliği idareleri tarafından kabullenilip kabullenmeyeceklerinin incelendiği bir araf/soruşturma sürecinde yaşam öykülerini dinleyerek dertlerini bir nebze dindirmeye çalışıyorlar roman boyunca. Biz okurlara da sınırı aşmak için hakları olmayanların dramlarını, sınırın içinde yaşayan ama sınırı aşanlar hakkında pek de söz hakkına sahip olamayanların reaksiyonlarıyla birlikte ne hale geldiklerini okumak düşüyor. Avrupalıların seyahat imkanları ve haklarıyla Afrikalıların (ve Ortadoğuluların ve belki de tüm üçüncü dünya ülkeleri yurttaşlarının) seyahat zorunlulukları karşılığında imkansızlıkları ve haksızlıklarını gergin, net ve soruşturan bir romanda okuyoruz. Erpenbeck’in üslubu ve Richard karakteri bana Coetzee’yi ve Coetzee’nin entelektüel ama şaşkın akademik karakterlerini fazlasıyla hatırlattı; belki de bilinçli bir şekilde beyaz adamla siyah adamın karşılaşmasının Avrupa versiyonunu Coetzee’den hareketle dile getirmiştir. 

Bu iki Doğu Avrupa doğumlu ama bugünün Avrupa Birliği vatandaşı olan yazarının yapıtlarını arka arkaya okuyunca, ne kadar çok aynı noktadan geçtikleri anlaşılıyor... Üstelik zamanında Benjamin ve Nabokov gibi isimler de aynı noktalardan geçmişlerdi. Bugün bir limanda gemimizin hareketini beklerken yakınımızdaki seyyahlardan ya da sığınmacılardan hangisinin Benjamin olacağını ve bir biçimde yeteneklerine rağmen hayatının sonlanacağını, hangisinin bir Nabokov’a ya da Tokarczuk veya Erpenbeck’e dönüşeceğini bilebilir miyiz?

[Ağustos 2018]

26 Temmuz 2019 Cuma

Okur İçin Kerteriz: Bazı Edebiyat Ödülleri


László Krasznahorkai

Bazı diller ve coğrafyalar, dünyanın geri kalan dillerinin ve edebiyatlarının daha geniş bir alana yayılmalarına yardımcı oluyor. Okur açısından da, majör piyasalarda belirmiş, kendi dilindeki vahşi güzelliğini her ne kadar bir parça kaybetmiş olsa da, düzgün bir biçimde yeniden yayına hazırlanmış yapıtları kolaylıkla fark edebilme imkanı ortaya çıkıyor. Elbette birtakım kurumlar, bu çeviri yapıtları işaret edebilmek için mekanizmalar ortaya çıkarınca, okurların işleri daha da kolaylaşıyor; yani ödüllerle!

Man Booker International ödülü, iki senede bir veriliyor. Bir yazarın İngilizce yazdığı ya da İngilizceye çevrilmiş yapıtları göz önünde tutuluyor ve hatırı sayılır bir para ödülüyle birlikte, asıl olarak, biz yayıncıların kapaklara yerleştirerek okurların gözüne sokmaya çalıştığımız bir nişan kazandırıyor yazara: “Bu belki de tanımadığınız yazar, iyi bir metin vaat ediyor!” İlk olarak 2005 yılında Arnavut usta İsmail Kadare’ye verildi Man Booker International, ardından Chinua Achebe, Alice Munro, Philip Roth ve Lydia Davis kazandı. Bu seneyse Hoda Barakat, Alain Mabanckou, Mia Couto, Amitav Ghosh gibi isimlerin bulunduğu aday listesinden Macar László Krasznahorkai ödüle layık görüldü. Açıkçası Türkçe okuru bu açıdan şanslı çıktı, ne de olsa yönetmen Béla Tarr tarafından yapıtları filmleştirilen Krasznahorkai’nin iki romanı –Şeytan Tangosu ve Savaş ve Savaş– Can Yayınları tarafından yayımlanmıştı. Macar yazarın İngilizceye çevrilmiş yapıtlarının ABD’de verilen En İyi Çevrilmiş Yapıt ödülünü 2013’te Şeytan Tangosu’yla ve ertesi yıl da Seiobo There Below’la üst üste almış olması, belki de bu seneki Man Booker jürisini etkilemiştir. (Eski Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve eski sosyalist cumhuriyet topraklarında yaşanan sayısız toplumsal çöküş ve çürüme süreçlerinin etkisiyle kaotik bir boşluğun içinde geçiyor sanki Krasznahorkai’nin yazdıkları. Nedense Beckett’ı anımsattı bana. Boşluk içinde ağır ağır devinen ve uzun uzun ama sanki boş boş konuşan, ümitlerini ve enerjilerini yitirmiş, ölümden döndüğü iddia edilen karakterlerin gelişini bekleyen ama muhtemelen yine dolandırılacak, saf mı hin mi anlaşılmayan insanlarla dolu bir metinde hâlâ yolumu bulmaya çalışıyorum Şeytan Tangosu’nu okurken.)

İngiltere’de yayımlanan Independent gazetesinin 1990’dan beri verdiği Yabancı Kurgu Ödülü, hem çevirmenin hem de yazarın başarı hanesine yazılıyor. İlk ödülü Orhan Pamuk, Beyaz Kale’nin Victoria Holbrook tarafından yapılan çevirisiyle kazanmıştı. 1991’de Kundera’nın Ölümsüzlük, 1993’te de Saramago’nun Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl romanlarına verildi. 2002’de merhum Sebald’ın Austerlitz’ine, 2004’te Javier Cercas’ın Salamina Askerleri’ne, 2006’da Per Petterson’un At Çalmaya Gidiyoruz’una, 2013’te de Gerbrand Bakker’in Dolambaç’ına verilen bu ödülü, bu sene, Doğu Alman Jenny Erpenbeck İngilizceye The End of Days adıyla Susan Bernofsky tarafından aktarılmış yapıtıyla kazandı. Erpenbeck’ten tek bir yapıt, Gölün Sırrı, Helikopter’in o güzel baskılı kitaplarından biri olarak, Dilek Zaptçıoğlu çevirisiyle yayımlanmış dilimizde. Her iki kitap da, benzer yapıda, bir mekanı ya da bir kişiyi odak alarak, farklı dönemlerin olasılıklarını anlatıyor. Doğu Almanya’nın (Avrupa’nın) imparatorluk, dünya savaşı, iki savaş arası kaos, Nazizm ile Stalinizm arasında büyük savaş, sosyalist dönem ve rejimin yıkılıp iki Almanya’nın birleşmesi aşamalarını kat ediyoruz. The End of Days özelinde Yahudi kökenli ama Hıristiyan bir adamla evlenen bir kadının kızını dört farklı olasılıkta ölümüne kadar kurgulamış Erpenbeck. Henüz ilk bölümünde odak karakterin bebekliğinde ölmesine rağmen etrafındaki insanların hikayeleri kitabın dörtte birlik kısmını kat edecek kadar geniş ve çarpıcı anlatılıyor, Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde ve sonrasında. Peki ya ölmeseydi diye ikinci bölüme geçerken anlatıyı geri saran Erpenbeck, bu bölümde İkinci Dünya Savaşı’na götürüyor karakterlerini (tahmin edilebileceği gibi bu sefer Naziler tarafından öldürülüyor genç kadın), üçüncü bölümde sosyalist cepheye aktarıyor (sosyalist bir özeleştiri/muhbir raporu şeklinde kurgulanmış bu bölüm), dördüncü bölümdeyse nihayet iki Almanya’nın birleştiği günleri anlatıyor (sanırım bir tek bu sefer kadının ölümünün doğal yollarla olduğunu söyleyebilirim.)

Ödüllerin flaşında


Geçtiğimiz aylarda kadınlara verilen ödüllerin ne kadar az olduğunu belirten araştırmalar yayımlanmıştı, ancak gitgide daha fazla kadın yazar ödül alıyor aslında. Mesela Ali Smith, son romanı How To Be Both ile Costa ve Goldsmiths ödüllerinden sonra (gerçi sadece kadınlara verilen) Baileys ödülünü de kazandı. İki farklı katman üzerinden ilerleyen, sanatla ilgili romanıyla Smith’in son dönem yazarları arasından öne çıktığı artık aşikar. Everest Yayınları’ndan yapıtları basılıyor Ali Smith’in, umarım en kısa zamanda bu roman da dilimize aktarılır.

Franz Kafka Ödülü ise bu sene İspanyol yazar Eduardo Mendoza’ya verildi. Muhtemelen yayımlandığı yıl kendi ülkesinde Premio Planeta’yı kazanan, 2013’te de Avrupa Kitap Ödülleri’nden birini alan Riña de gatos. Madrid 1936 romanının İngilizce çevirisi An Englishman in Madrid etkili olmuştur bu ödülü almasında. Zamanında Can Yayınları’ndan yayımlanmış, şimdilerde baskısı tükenmiş Büyülü Ada ve Mucizeler Kenti dışında herhangi bir yapıtı aktarılmamış henüz Mendoza’nın dilimize.

Son olarak -bir zamanların Premios Príncipe de Asturias’ı - Premios Princesa de Asturias edebiyat ödülünün henüz dilimize hiçbir kitabı çevrilmeyen Kübalı yazar Leonardo Padura Fuentes’e verildiğini belirtmeliyim. Zamanında Maria Vargas Llosa’dan Günter Grass’a, Amos Oz’dan Doris Lessing’e, Margaret Atwood’dan geçen sene John Banville’e pek çok önemli yazara verilmiş bu prestijli ödülün Nobel’e kurulmuş köprülerden biri olduğunu da ekleyeyim. 

[Temmuz 2015]