Teju Cole etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Teju Cole etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2019 Perşembe

Karanlıkta Kalmış Bir Kıtaya Işık Düşürmek


Chimamanda Ngozi Adichie

Mayıs ayında dünyanın en popüler şarkıcılarından Beyoncé, son albümü Lemonade’i yayımladı; albüme eşlik eden bir saati aşkın bir filmle birlikte. Görsel-işitsel açıdan ortaya koyduğu etkileyici performans, pop müziğin birkaç adım ötesinde, kişisel ifadelerine siyasi-kültürel etkileyici bir katman eklenmiş olarak takipçilerini etkiledi. Amerikalı olmasına rağmen siyahi dünyanın bir insanı olarak Beyoncé, hem Amerika’daki “siyah güç” hareketini hem de Afrika’daki köklerini hatırlayıp gitgide artan yoğunlukta sanatına katıyor.

Lemonade albümünün hem kültürel hem de şiirsel altyapısında Kenya’da doğmuş Somali kökenli şair Warsan Shire’ın katkısı büyük; Afrikalı kadınların hayatından esinlenerek Afrika edebiyatının etkileyici şiirlerini yazmış, Teaching My Mother How To Give Birth adlı kitabıyla ün salmış Shire’ın bir yapıtı olarak da kabul edecekler çıkacaktır Lemonade’i. Mesela The Guardian gazetesinden Ainehi Edoro, aslında Beyoncé’nin imgesel ve şiirsel söyleminin Afrikalı yazarlar tarafından oluşturulduğunu, Beyoncé’yi Afrika’nın yarattığını ileri sürdü. Beyoncé’nin “Flawless” şarkısında Nijeryalı yazar Chimamanda Ngozi Adichie’nin, “Hepimiz feminist olmalıydık” konulu TED konuşmasından bir pasaj kullanmasıyla, yazarın kitaplarının satış patlaması yaptığını örnek veriyor Edoro. Halbuki daha ilk öykülerinden itibaren ödüller toplayan, bazıları dilimize de çevrilen romanları Orange ve Booker’a aday gösterilmiş, Commonwealth Yazar Ödülü’nü almış Purple Hibiscus, PEN Sınır Ötesi ve Orange ödüllerini kazanmış Yükselen Güneşin Ülkesinde (Nur Küçük çevirisiyle, İthaki) ve National Kitap Eleştirmenleri Ödülü’nü kazanan, Baileys Kadın Yazarlar Ödülü’ne ve Uluslararası IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü’ne aday olan Amerikana (Zeynep Çiftçi Kanburoğlu çevirisiyle, Can) ile pek çok başarı kazanmış oldukça başarılı bir yazar Adichie. Yine de Beyoncé etkisiyle MTV Afrika Müzik Ödülleri’nde ve Grammy Ödülleri’nde adı geçen Adichie, Beyoncé’ye ilham veren TED konuşmasının kitabının yayımlanmasının ardından 2015’te Time dergisinin “En Etkili 100 Kişi” listesinde kendisine yer buluyor.

Kendi adıma, popüler kültürün ötesinde Afrika kültüründen ve edebiyatından ne bildiğimi düşünmeye koyuldum Beyoncé hakkındaki yazıyı okuduktan sonra. Adichie’nin kitaplarını bilmeme rağmen okumamış olduğumu fark ederek, Nijerya’da 1960’larda yaşanan darbe ve iç savaş yılları hakkındaki romanı Yükselen Güneşin Ülkesinde’yi okumaya başladım. Daha önce okuduğum bazı Afrikalı yazarların (Etiyopya kökenli Dinaw Mengestu, Nijerya kökenli Teju Cole ya da bizde Bora Korkmaz çevirisiyle Ayrıntı’dan kitapları yayımlanan Kenyalı Ngugi Wa Thiong’o) kitapları aklıma geldi. Ama koskoca bir kıtanın, müthiş zenginlikteki yerel kültürlerin emperyalizm, sömürgecilik ve sonrasındaki paylaşım savaşımları nedeniyle sıkıştırılmış bir yaşama ve edebiyata mahkum kılındığını düşündüm.

Kimi zaman Kuzey Afrika’dan, kimi zaman da Güney Afrika’dan ağırlıklı olarak Coetzee ya da Lessing gibi “beyaz” yazarların kitaplarını da okumuşluğum vardı, ama Sahra-altı olarak bilinen, o çok geniş ve dünyadaki yaşamın kökeni olduğu düşünülen coğrafya hakkında aslında ne kadar az şey biliyor, ne kadar az kişi tanıyordum. Hatta yıllardır çok istememe rağmen ne bir Nuruddin Farah ne de Chinua Achebe kitabı okuyabildim bugüne kadar. Aynı şekilde, son yıllarda çok sık karşıma çıkan Kongo kökenli Fransızca yazan Alain Mabanckou’nun kitaplarını da çok istememe rağmen okumadım henüz. Demek ki benim için de bakir bir edebiyat sayılan Afrika edebiyatına yönelmek gerekiyor ve bunun için Beyoncé’yi beklemiş olmak hafif bir utanç veriyor.

Africa39: Afrika’nın yeni sesleri


Afrika edebiyatına ulaşmak için bir kitabevine girdiğimde, dünya edebiyatına ayırdıkları bölümlerin daha çok dil bazlı olduğunu, yani İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, İspanyolca dillerinden çevrilen kitaplara kendi kategorilerinin altından ulaşılabilirken, Afrika edebiyatından çevrilenlerle mesela Doğu Avrupa ya da Uzakdoğu ve hatta İskandinav edebiyatından çevrilenlerin aynı kategoride karmakarışık koyulduğunu gördüm. Gürcü bir yazarla Norveçli bir yazar, Mısırlı bir yazarla Güney Afrikalı bir yazar yan yana diziliyor, “ve diğerleri” kategorisi gibi sevimli bir kategoriyi oluşturuyor. Dolayısıyla tek tek bize ulaşmış yazarları aramaktan daha farklı bir yöntem bulmam gerekiyordu. Aklıma e-kitaplar arasında bakınmak geldi ve Africa39: New Writing from Africa South of the Sahara adlı derlemeyi buldum. Daha önceden Bogota39 ve Beirut39 versiyonları da yayımlanan bu derlemede, üç kişilik bir jüri tarafından seçilen, kırk yaşına ulaşmamış 39 Afrikalı yazarın metinleri yer alıyor. Editörlüğünü Ellah Allfrey üstlenmiş ve Nobel ödüllü Wole Soyinka da, “Afrika’yı anlamak için asla tek kişiyi dinlememeli, çok fazla tanıklığa ulaşmalı” mantığının altını çizdiği bir önsöz yazmış.

Derlemeye işleri seçilmiş yazarlar genç ve çok farklı ülkelerde doğmuş, bir kısmı da Batılı ülkelere göç etmiş Afrikalıların çocukları. Yoğun bir sömürgeleşme sürecinden geçip Batılılar tarafından etkilenmiş ülkelerde, farklı etnik kabilelere mensup insanların önce sömürge yönetimlerinden kurtulup sonrasında birbirleriyle kıyasıya iktidar mücadelelerine girmeleri, devrimlerle darbeleri, katliamlarla soykırımları getirmiş ve koca bir kıtanın halkları dünyaya adeta saçılmış. Adichie dahil Nijerya’dan on isim var, ardından Kenya yedi, Güney Afrika da altı isimle geliyor. Kongo, Uganda, Cape Verde, Ekvator Ginesi, Gana, Malavi, Fildişi Sahilleri, Etiyopya, Somali, Luanda, Zambiya, Zimbabve, Tanzanya yazarların doğduğu ya da kökenlendiği ülkeler; bazıları ABD, İsviçre, Büyük Britanya, Brezilya, İtalya ve hatta İrlanda vatandaşı. Benim şahsen adını duyduklarım Chimamanda Ngozi Adichie, Dinaw Mengestu ve Ghana Must Go ile popüler olan Taiye Selasi oldu. Paylaşılan metinlerde Afrika’nın sömürgeleştirilmesi ya da otoriter yönetimler ya da etnik çatışmalar arka planı oluştururken gündelik yaşam, küçük insanların kaderleri, Afrika’yı yeniden yapılandırmanın formülleri anlatılıyor. Bloomsbury tarafından yayımlanan kitapta, bambaşka bir coğrafyanın, kimi zaman büyülü kimi zaman şiddetli katmanlarla aktarılan edebiyatı, muhtemelen tarih ve güncel siyaset incelemelerinde göremeyeceğimiz detaylarıyla bizim pek tanımadığımız, ancak Kurtuluş’un sokaklarında, futbol sahalarında ya da uluslararası toplantılar öncesinde görebildiğimiz bu insanların kültürlerini bize yansıtıyor.

[Temmuz 2016]

23 Temmuz 2019 Salı

Edebiyat Cephesinde Yeni Bir Şey Yok


Salman Rushdie

Edebiyatın bir cephe haline getirilmesi mümkün. Yazarın sorumluluk duygusuyla hareket etmesi de öyle. Bir davanın tarafı olması ve davayı kazanmak için manevralara girişmesi de. Devrimciler, muhalifler, hatta muhafazakarlar bile edebiyatla uğraşırken paylaşım mücadelesine girebilir, tanınmaya, fikirlerini yaymaya veya propaganda yapmaya çabalayabilir. Bugüne dek, doğrudan yapıtlarıyla ya da yapıt dışı eylemleriyle edebiyat cephesinde savaş veren sayısız isimle karşılaştık. Dolayısıyla Charlie Hebdo saldırısının üzerinden birkaç ay geçmişken Amerikan PEN Derneği’nin İfade Özgürlüğü Cesaret Ödülü’nü Charlie Hebdo dergisine verme kararıyla başlayan ve dünya edebiyat entelijansiyasını kamplara bölmüş gibi gözüken tartışmalarda yeni bir yan yok. Aslında bu meseleyi, "din (siyasal-kültürel kategori) adına hareket ettiğini iddia eden silahlı kişilerin, bu dine hakaret edildiğini öne sürerek bir dergiyi basmalarının" vehametini unutturmama çabası olarak yorumlayabiliriz. Yazarların kendi aralarında hararetle tartışmaları bu konuya dikkat çekme niyetlerinin bir sonucu.

Ödülün genelde devlet kurumlarının düşünce özgürlüğüne bireysel veya kategorisel olarak müdahale etmesini kınadığını iddia etti Peter Carey, Teju Cole, Rachel Kushner, Taiye Selasi, Francine Prose ve Michael Ondaatje ile başlayan ve 200'ün üzerinde yazarın katılımıyla büyüyen grup. Bu ödül siyasal-kültürel bir kategorinin -bir dinin- temsilcisi gibi davranan bağımsız “manyakların” kurbanı bir dergiye verilerek, nasıl olurdu da bir devlet ihlaline işaret etme imkanından vazgeçilebilirdi? Hatta söz konusu yazarlar, bir bakıma, saldırı gerçekleşmeden çok önce de, Charlie Hebdo’nun eleştiri oklarının hakaret olarak algılandığını hatırlattılar. Kabaca ifade edersek, "kendileri ettiler, kendileri buldular" demeye çalışmıyorlardı elbette; ama bir kültürün (Fransız toplumundaki Müslümanlar, Kuzey Afrikalılar vs) değerlerini rencide ettiklerinin akıldan çıkarılmaması gerektiğini söylüyorlardı. Yazdıkları açık mektupta, Amerikan PEN'in hangi kriterlere dayanarak bu ödüle Charlie Hebdo’yu layık gördüğünü anlayamadıklarını ve gerçekleştirilecek törene katılmayacaklarını belirtmişlerdi.

Karşılarına Salman Rushdie dikildi. Kültürler arası kavgalardan en fazla etkilenen, yazarlık kimliği ve kariyeri “Şeytan Âyetleri” sonrasında radikal şekilde dönüşen bir isim olarak Rushdie, yazdıkları yüzünden bir sanatçının risk altında kalmaması gerektiğini, PEN Amerika’nın vereceği ödüllerle kendilerini sansürlemeden, açık açık ifade etmeleri konusunda sanatçılara destek olması gerektiğini belirterek, ödüle karşı çıkan yazarları sorumlu davranmaya çağırdı. Tabii konuyu bu kadar ayrıntılı ele almadı. Sadece birkaç tweet’le söz konusu yazarların korkak olduklarını ve karakterli olmaları gerektiğini söyledi.

Silahları uzak tutmak


Birkaç tweet ve birkaç e-postayla başlayan, çok geçmeden sayısız gazete, internet sitesi ve dergide yankı bulan bu tartışmanın, insanların zihninde çoğalacağını, böylece azımsanamayacak bir etki yaratacağını unutmamalı. Sevdiğimiz, adlarının geçtiği haberlere dikkat kesildiğimiz bu isimler sayesinde, herkesi şoke eden saldırılar ve bunların sebepleri-sonuçları, hayatın geri kalanındaki yansımaları üzerine düşünüyoruz. Tekrar tekrar neyin ifade özgürlüğü kapsamına girdiğine, sanatçının sorumluluğuna ve silahlıları kimin, nasıl uzak tutacağına kafa yoruyoruz; sanki silahlıları uzak tutmak yazanın, konuşanın, ifade edenin göreviymiş gibi, sanki sanatçının ölmemek, eziyet görmemek için dilini nasıl kullanacağını dikkat etmesi gerekirmiş gibi; sanki dünyanın tüm siyasi ve ekonomik kavgalarının bedellerini tüm insanlıkla birlikte, sanatçılar da ödemiyormuş gibi...

Mesela edebiyatçılar, işaret edebilirler, farklı bakış açılarını gösterebilirler, okumaya gönül indirenlere, dinlemeye heves edenlere meseleleri ifade etmeye çalışabilirler, ama ne ellerine silah alıp hedeflediklerine saldırabilirler ne de çok daha etkili yöntemleri harekete geçirecek kurumsal düğmelere basabilirler. Mesela karikatüristler, kimi zaman kantarın topuzunu kaçırsalar bile, sadece kağıt üzerinde (ve belki de enformasyon ağında, meseleler sürdüğü sürece dolaşımda kalacak) bir-iki hoş/nahoş çiziktirmeyle yetinmek zorundalar. Buna karşılık benimsedikleri söylemlerin gölgesinde, bahanelerin meşrulaştırıcı şemsiyesi altında, insanların hayatlarını hedef alan silahlı eylemciler, dünyanın gidişatında bir Houellebecq ya da Rushdie romanından çok daha fazla sapma yaratıyor. (Don DeLillo'nun Mao II romanındaydı sanırım, bir edebiyatçının bugün dünyayı etkilemesinin mümkün olmadığını, buna karşılık silahlı bir örgütün eylemleriyle dünyayı şoke ederek nasıl etkileyebileceğini işaret ediyor, zamanın sanatçılarının terör örgütleri olduğunu öne sürüyordu. Tüm bu olup bitenler üzerine düşünürken aklımda hep DeLillo’nun o satırları dönüp durdu.)

PEN Amerika’nın ödül töreni düzenlendi; Neil Gaiman, Paul Auster gibi isimler de oradaydı ama yüzlerce yazar ödül törenine katılmadı. Öte yandan, Charlie Hebdo’yla birlikte başkalarına da ödül verildi fakat şimdi onlardan bahsetmiyoruz. Ayrıca haberlere Charlie Hebdo’nun Fas asıllı bir çizerinin, ölüm tehditleri aldığı, artık dergiye katkıda bulunmamaya karar verdiği yansıdı. Bangladeş’teki ateist bir blog yazarının saldırıya uğrayarak öldüğü haberi de akışta şöyle bir geçti. Tıpkı zamanında Salman Rushdie yüksek güvenlik önlemleriyle korunurken, dünyanın çeşitli bölgelerinde yayıncılarına ve çevirmenlerine ölümcül saldırıların yapılması, kitabevlerine bomba konulması gibi. Edebiyatın "generalleri" ödülleri tartışadursunlar, blogg"erleri" edebiyat cephesinde kendilerini ifade etmeye çalışırken hâlâ hayatlarını yitiriyorlar.

[Haziran 2015]