Birkaç yazar var, onları gözümde canlandırırken hiç zorluk çekmiyorum: Romatizmalı bedenlerini sabah sevgili eşleriyle kahvaltı ettikten sonra çalışma odalarına sürüklüyorlar, ağrılarına küfrederek masa başına geçiyorlar, ancak günlük temrinleriyle yazmaya koyulduklarında birden gençleşmeye, ölümsüzlük iksirlerinden birer yudum almış gibi üretmeye başlıyorlar. Bu yazarlardan biri Amerikalı Philip Roth. 1933 doğumlu bu çınar, büyük bir üretkenlikle 2006'dan beri her yıla bir roman sığdırıyor. Bir röportajından okuduğum kadarıyla boşluğa düşmesine, bunamasına fırsat vermiyormuş yazdıkları. Aman bunamasın, boşluğa düşmesin.
Portnoy'un Feryadı, Ayrıntı Yayınları'ndan çıktığında, muhtemelen kitabın ABD'de ilk yayımlandığı 1969'dan sonra kopardığı gürültüyü koparmasa da, benim açımdan etkili olmuştu. Henüz ailesinden yeni yeni uzaklaşmaya başlayan yeniyetmelikten çıkmış birisinin, annesiyle ve mastürbasyonla meselesi olan Portnoy'la yakından ilgilenmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Roth'un hem cüretkar, hem geveze hem de cesur ve komik anlatıları daha sonraki yıllarda da ilgimi çekmeye devam etti. Toplumsal meselelere dokunduğu romanları mı yoksa cinsellikle ve insan doğasıyla cebelleştiği romanları mı daha çok ilgimi çekiyor, şimdi karar veremiyorum. Ama bir Roth romanını elime aldığımda dobra bir azgınlıkla, içindeki arzuların peşinden giden ayartıcılarla karşılaşacağımdan hiç şüphe etmiyorum. Tabu dolu toplumumuzda biz Roth'un meselelerinin onda birine girsek, etrafımızdaki gönüllü veya kadrolu toplum polisleri anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirir. Serdar Turgut'un yaşadıkları çok ama çok küçük bir örnek Rothvari hareketlerin sonuçlarına.
Şimdi durup dururken Roth üzerine neden yazdım? Son romanı The Humbling hakkında bir yazı okuduktan sonra adamımızın bir de 2010 yılında çıkacak romanı Nemesis'i hazır ettiğini öğrendiğimde yaşadığım hislerden hareket ettim sanırım. Ben daha bir metni derleyip toparlayamamışken tezgahında biten ürünleri her sene piyasaya sürmekle kalmıyor, bir de hemen hemen her biriyle bir ödül almayı da başarıyor bu 76 yaşındaki kurt. Gıpta etmiyorum diyemem.
Yazıları, kitapları, dergileri, gazeteleri, fotoğrafları, resimleri, filmleri, müzikleri, sanatı, insanları, hayvanları, davranışları, duyguları, zihinleri, rüyaları, hayatı...
Altı çizilenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Altı çizilenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Kasım 2009 Çarşamba
31 Ekim 2009 Cumartesi
Transparence (Saydamlık, Şeffaflık)
"Bu sözcüğün politika ve gazeteci söylemindeki anlamı: Bireylerin hayatının halka açılması. Bu bizi André Breton'a ve onun herkesin gözü önünde camdan bir evde yaşamak istemesine götürüyor. Cam ev: eski bir ütopya ve aynı zamanda modern hayatın en korkunç veçhelerinden biri. Kural: Devlet işleri ne kadar matlaşır, kapalı kutu haline gelirse, bir bireyin işleri de o kadar saydam olmak zorundadır; bürokrasi kamusal bir şeyi temsil etmekle birlikte anonimdir, gizlidir, kodlanmıştır, akıl almazdır, oysa özel insan sağlığını, mali durumunu, aile hayatını ortaya sermek zorundadır ve eğer medya bir kere karar vermişse, ne aşkta, ne hastalıkta, ne ölümde tek bir an bile mahremiyetini koruyamayacaktır. Başkasının mahremiyetine tecavüz etme arzusu saldırganlığın çok eski bir biçimidir ve bugün kurumsallaşmıştır (fişleriyle bürokrasi, muhabirleriyle basın), ahlaki olarak onaylanmıştır (bilgi edinme hakkı insan haklarının ilk şartı haline gelmiştir) ve şiirselleştirilmiştir (o güzelim saydamlık sözcüğüyle)."
[Milan Kundera, elimdeki Can Yayınları baskısı Roman Sanatı adlı derlemesinde yer alan "Yetmiş Üç Sözcük" adlı bölümde bugün çok daha vahim hale gelmiş mahremiyet meselesi üzerine bu sözlük maddesini kaleme almış, Aysel Bora fransızcadan türkçeye çevirmiş.]
[Milan Kundera, elimdeki Can Yayınları baskısı Roman Sanatı adlı derlemesinde yer alan "Yetmiş Üç Sözcük" adlı bölümde bugün çok daha vahim hale gelmiş mahremiyet meselesi üzerine bu sözlük maddesini kaleme almış, Aysel Bora fransızcadan türkçeye çevirmiş.]
14 Ekim 2009 Çarşamba
Yabancılara dostça davranmamazlık etmeyin...
Bir senedir mümkün olduğunca Newsweek dergisinin Türkiye baskısını takip etmeye çalışıyorum, oldukça güzel bir ahkâm kaynağı oluyor. Daha önceleri Yeni Aktüel'i çıkartan Selçuk Tepeli ve ekibi gayet düzgün bir iş yapıyor. Üniversitede iki yıl arayla da olsa aynı sıralardan geçtiğim, en son Bilgi Üniversitesi'nde Aydın Uğur'un ofisinde karşılaştığım Selçuk Tepeli'yle bir daha şahsen karşılaşma fırsatı bulabilirsem, ülkenin en iyi haftalık haber dergilerinden birini çıkarttığı için özellikle teşekkür edeceğim.
Son sayısında Aslı Ulusoy-Pannuti'nin hazırladığı ufak bir kitap haberi Paris'teki James Joyce'un hayat hikâyesinden ilk öğrendiğim Shakespeare and Company adlı efsanevi kitabevinin yeni bir boyutunu aydınlattı benim için: Elbette şimdiki sahipleriyle anlaşarak birtakım seyyah yazarlar bu kitapçıda çalışarak üst katlarında kalabiliyorlarmış. Yani Henry Miller, Anais Nin, Lawrence Durrell gibi isimlerin çay içtiği bu kitabevinde günlerinizi doyasıya geçirebilir, orta kattaki kütüp/yatak hanede kim bilir ne kadar önemli kitapları gönlünüzce karıştırabilirsiniz. Tabii bunun için sıkı bir okur/yazar olmanız ve insan ilişkilerinde mümkünse tatlı dille yılanları deliklerinden çıkarmanız gerekecektir.
Bu arada Shakespeare and Co. çalışanları size ellerinden gelen yardımı göstereceklerdir, ne de olsa mottoları "be not inhospitable to strangers lest they be angels in disguise"...
13 Ekim 2009 Salı
Ölümüne sıkılmak...
Kötü çeviri ama iyi dizi Bored to Death... İlk olarak Hakan Toker'in twitlerinden birinde rast geldim, merak edip izlemeye başladım. Copolla ailesinin enteresan oğlanlarından Jason Schwartzman'ın başrolünde oynadığı, şahane bir komedi çıktı. Melankolik, alkolik, aşık, aptal, hayalperest başkarakterin sevgilisi tarafından terk edildikten sonra eline aldığı bir Raymond Chandler romanından gaza gelerek özel dedektif ilanı vermesiyle yola çıkan dizi, sinik bir güldürü olarak Woody Allen'ın genişlettiği kanalda ilerliyor. Daha önce bahsini geçirdiğim Antoine Doinel'in özel dedektiflik maceralarını anımsatır bir portre çiziyor Schwartzman. Dizinin bence önemli bir bonusu da Ted Danson. Cheers'taki kıro ama temiz kalpli barmen rolünü daha sonraki dizilerinde zeki ama huysuz doktorlarla ikame etmeye çalışan, artık bembeyaz saçlı 80'lerin bu ünlü sit-com oyuncusu zengin ama narkotik alışkanlıkları yüksek yeni rolünde olgunluğunu sergiliyor. Edebiyat ve sinema göndermeleri dolu olan yapım aslında Jonathan Ames'in göz ağrısı. Umarım istim tutar ve şapşal dedektifin maceralarını bol bol izleyebiliriz.
İlk bölümde Raymond Chandler, ikinci bölümde de Fight Club referansları geçti... Bakalım diğer bölümler neler getirecek...
15 Eylül 2009 Salı
Koşmak İsteyenler 1 - Eddie Izzard
Çok geç haberdar oldum Eddie Izzard'dan, tam olarak Across the Universe filmindeki kısa ama uçuk rolü dikkatimi çekti, biraz araştırınca Britanya'nın yetiştirdiği sağlam komedyenlerden biri olduğunu öğrendim. Öyle sulu zırtlak komedyen değil, entelektüel komedyenlerden... Bir bakıma Lenny Bruce, Andy Kaufman, Jerry Seinfeld... Meseleleri kimi zaman cinsiyet üzerine, kimi zaman popüler kültür, kimi zaman da evrim ve dünya tarihi... Boş değil kesinlikle.
Gelmiş 47'sine. Mesleğinde başarılı, Avrupa'da ya da Amerika'da turneye çıktığında şovu yok satıyor, gösterilerinin kayıtları da ilgi çekiyor. Peki neden kıyak bir yaşam sürmeyi, keyfini çıkarmayı seçmeyip de aylardır neredeyse her gün kilometrelerce yolu koşarak kat ediyor?
Tam olarak belirtmek gerekirse, antrenman sürecini saymıyorum, 7 haftadır, haftada 6 gün, günde 40 kilometreyi aşan bir maraton koşuyor ve hedefi iki aylık bir sürede 43 maraton koşmak. Sebebi, Sport Relief adı verilen yardım organizasyonuna bağış toplamak. Nereden bakarsanız çatlaklık bu diye yorumlayabilirsiniz, ama işte bu çatlaklar dünyada fark yaratıyor, hem mesleki alanlarında, hem de insanlık için.
17 Temmuz 2009 Cuma
Ma Chère Christine Darbon-Doinel
Başka bir zaman diliminde ve başka bir mekanda olma imkânı sunulsaydı bana, 1960'lardan itibaren Paris'te bir sinefil olmayı tercih ederdim herhalde. Henüz yeni istim almış kalkınma hamleleriyle yeniden yapılanan Fransa'da, birtakım genç yönetmenler Cahiers du Cinéma dergisi ve Cinématheque etrafında toparlanarak yepyeni bir sinema dili oluşturmayı başarmışlardı. İşte bugünlerde o dönemin filmlerini izlemeye yeniden başladım.
François Truffaut'nun Les 400 Coups ile başlattığı Antoine Doinel serisinde en az Jean-Pierre Léaud kadar şık oynadığını düşündüğüm Claude Jade'a işte bugünlerde hayran oldum. Ne yazık ki bu hayranlığım karşılıksız çıkacak, ne de olsa 2006 yılında beyaz perdenin ölümsüzleri arasında yerini almış Mme Jade. Yine de elimizin altında en azından üç Doinel filmindeki, Baisers Volés, Domicile Conjugal ve L'Amour en Fuite, performansı yer alıyor, yaklaşık kırk yıllık sanat hayatındaki sekseni aşkın yapıtı saymıyorum bile.
14 Haziran 2009 Pazar
Aletler Bizi Mülayim Yapıyor...
"Teknoloji belli bir düzeye eriştiğinde incanlar kendilerini suç işlemiş gibi hissetmeye başlarlar. (...) Peşinde birileri vardır, bilgisayarlar belki, makine polisler. Araştırılmaktan kurtulamazsın. Seninle ya da tüm varlığınla ilgili bilgiler toplanmıştır veya toplanmaya başlanmıştır. Bankalar, sigorta şirketleri, kredi kurumları, vergi müfettişleri, pasaport daireleri, rapor servisleri, polis kurumları, istihbaratçılar. (...) Aletler bizi mülayim yapıyor. Onlar suçlu olduğumuzu belirten bir kâğıt çıktısını etrafa dağıtırlarsa suçluyuz demektir. Ama bu daha da derinlere kadar uzanır, öyle değil mi? Sadece varlığı, kanıtı, teknolojinin inanılmaz zenginliği bize suç işlediğimiz duygusunu vermeye yeter. Sadece bu şeylerin bu kadar yaygın oluşu bile. İşlemcilerin, tarayıcıların, sınıflandırıcıların. Bunlar kendimizi suçlu hissetmemiz için yeterli. Ne muazzam bir ağırlık! Ne karmaşık programlar! Ve bunları bize açıklayacak kimse yok."
Don Delillo'nun 1978 tarihli Koşan Köpek adlı romanından Gürol Koca çevirisiyle...
Don Delillo'nun 1978 tarihli Koşan Köpek adlı romanından Gürol Koca çevirisiyle...
3 Mayıs 2009 Pazar
Şirket Nevrozu
"Şirketle; aile üyelerinden biriyle, örneğin bir anneyle kurulabilecek kadar karmaşık ve anlaşılmaz ilişkiler yaşanır. Aynı zamanda hem iyi, hem kötü, hem koruyucudur, ama dolandırıcı ve hadımlaştırıcıdır da. Şirket sizden zaman ve mekânla sınırlandırılmış bir çalışma ister sadece, fakat size hep daha fazlasını talep ediyormuş gibi gelir. Orada durmakla yetinir, ama hep bir şeyler daha yapılmasını bekler gibidir. Sadece bir fabrikanın değil, bir hayvanın ve bir insanın karşısında da, böyle bir şeye kayıtsız kalınamaz. Bu durumda her an onu sevebilir ya da ondan nefret edebilirsiniz. Her iki durumda da, onun tutsağı olursunuz. Sürekli, sonunda sizi kabul edeceğini, hatta seveceğini umut eder durursunuz. Bu da sizin kendinizi sevmenizi sağlayacaktır! Ama bu mümkün değildir, bunu bilirsiniz! Bunun üzerine sizi sevmemesi için elinizden geleni yaparsınız! Böylece bunu onun başına kakabileceksinizdir! Bu durumda ona duyduğunuz öfke haklı bir nedene dayanacaktır! Ve ona savaş ilan ederek sonsuza kadar döner durusunuz. İşte nevroz dedikleri şey bu. Tam bir kısırdöngü."
[François Vigouroux, Bizi neden terk ettin sayın başkan?, Çev: Işıl Özcan, Ayrıntı Yayınları]
[François Vigouroux, Bizi neden terk ettin sayın başkan?, Çev: Işıl Özcan, Ayrıntı Yayınları]
8 Nisan 2009 Çarşamba
Bir Kutu-adama Silah Doğrultulmaz...
"Aslına bakılacak olursa, kutu yapmak öyle uzun boylu bir iş değildir (ihtiyaç halinde bu iş bir saatten az sürer). Ama kutuyu taşımaya başlamak ve kutu-adam olmak çok cesaret gerektirir. Ne olursa olsun denerek bu anlamsız kutu kafanın üstünde sokağa çıkıldığında, kutu-adam haline gelinir. Yani ne adamsınızdır artık, ne de kutu. Bir kutu-adam tıpkı yılanlar gibi, hoş olmayan bir zehir taşır. Aynı şekilde, ininde halka sergilenen bir ayı-adam veya bir reklam afişi üzerinde bulunan bir yılan-kadın da belirli dozda zehir salgılarlar, ama bunlar bir giriş bileti karşılığında hemen etkisini kaybederler. Oysa kutu-adamın zehrini salgılaması bu kadar basit bir sorun değildir."
(...)
"A.'nın tek hatası, kutu-adam olma konusunda bir başkasından daha bilinçli olmasıydı. Onunla alay edemezsiniz. Bir kere bile olsun, kimliği belli olmayan insanlar için var olacak, kimliği belli olmayan ve kapıları fark gözetmeksizin herkese açık olacak bir şehir hayal ettinizse; kendinizi bir kere bile olsun, yabancı insanlar arasında, savunmaya gerek duyulmayacak bir şekilde, amuda kalkıp yürüyebileceğiniz veya kimse bir şey demeden sokakta uyuyabileceğiniz; yeteneğinizle gurur duyuyorsanız şarkı söyleyebileceğiniz ve bütün bunları yaptıktan sonra, arzu ederseniz o kimliği belli olmayan kalabalığa karışabileceğiniz bir şehirde düşündünüzse, kayıtsız olamazsınız, zira siz de her zaman onunla aynı tehlikelerle karşı karşıyasınız.
İşte bu nedenle, hiçbir zaman bir kutu-adama silah doğrultmamak gerekir."
[Kobo Abe'nin Kutu Adam adlı romanından... Türkçesi Ahmet Gürcan, Remzi Kitabevi'nden 1993 yılında yayımlanmıştı.]
(...)
"A.'nın tek hatası, kutu-adam olma konusunda bir başkasından daha bilinçli olmasıydı. Onunla alay edemezsiniz. Bir kere bile olsun, kimliği belli olmayan insanlar için var olacak, kimliği belli olmayan ve kapıları fark gözetmeksizin herkese açık olacak bir şehir hayal ettinizse; kendinizi bir kere bile olsun, yabancı insanlar arasında, savunmaya gerek duyulmayacak bir şekilde, amuda kalkıp yürüyebileceğiniz veya kimse bir şey demeden sokakta uyuyabileceğiniz; yeteneğinizle gurur duyuyorsanız şarkı söyleyebileceğiniz ve bütün bunları yaptıktan sonra, arzu ederseniz o kimliği belli olmayan kalabalığa karışabileceğiniz bir şehirde düşündünüzse, kayıtsız olamazsınız, zira siz de her zaman onunla aynı tehlikelerle karşı karşıyasınız.
İşte bu nedenle, hiçbir zaman bir kutu-adama silah doğrultmamak gerekir."
[Kobo Abe'nin Kutu Adam adlı romanından... Türkçesi Ahmet Gürcan, Remzi Kitabevi'nden 1993 yılında yayımlanmıştı.]
4 Nisan 2009 Cumartesi
Yalıyar
"Bir gün, yalıyarda Meaume elini kadının omzuna koydu. Kadın elini hemen itti. Meaume uçuruma yaklaştı; yalıyarın dibindeki dev dalgalara baktı. O zaman Marie, gravürcü Meaume'a dedi ki: 'Ben, bağışlamak gerek. Memelerim okşandığında hemen kadın olmanın acısını çekiyorum. Buradaki bütün kadınlar böyle yaratılmış.'
-Trognon da mı?
-Trognon da.
Hemen ardından, daha alçak sesle: 'Kuşkusuz bilmiyorsunuz ama bu dünyada yaşayan kadınların genellikle kötü bir anısı vardır,' diye ekledi.
Ve sustu.
'Susmayın, susmayın. Bana bir şeyler söyleyin,' dedi Marie.
Ağlıyordu.
Meaume kadının elini tuttu. Marie hemen elini çekti."
[Pascal Quignard'ın Roma'daki Teras adlı yapıtından, Osman Senemoğlu çevirisi, Sel Yayıncılık.]
-Trognon da mı?
-Trognon da.
Hemen ardından, daha alçak sesle: 'Kuşkusuz bilmiyorsunuz ama bu dünyada yaşayan kadınların genellikle kötü bir anısı vardır,' diye ekledi.
Ve sustu.
'Susmayın, susmayın. Bana bir şeyler söyleyin,' dedi Marie.
Ağlıyordu.
Meaume kadının elini tuttu. Marie hemen elini çekti."
[Pascal Quignard'ın Roma'daki Teras adlı yapıtından, Osman Senemoğlu çevirisi, Sel Yayıncılık.]
6 Mart 2009 Cuma
Bir Sevişme Edimi Olarak Okumak
"Gelelim iyi okura, o da kendi payına, tanımlanamaz derecede dehşet bir alandan çıkagelenlerle, bir métier ürününden başka bir şey olmayanları ayırt edebilecektir. Bir bakıma, en önemli ayrım -buna daha önce de değinmiştim- öykünün iç gerilimidir. İçerdeki yaratığın takınaklarının yoğunlaştığı büyük öykü üretmeye ya da öğretmeye yalnızca beceriler yetmez. Daha ilk tümceden varlığını sezdiren o sanrısallıktır okuru büyüleyen, ayaklarını yerden kesip çevresindeki kuru gerçeklikle bağını koparan ve çok daha yoğun ve çekici bir derinliğe çekip batıran. Bu tür bir öyküden bir sevişme ediminden çıkar gibi çıkagelir okur, çözülmüş, şaşkın, çevresindekileri zar zor anlayan, çoğun sırtından bir yük kalkmışçasına, kimi kez boyun eğen bir bakışla geri döndüğü dış dünyadan kopuk."
[Julio Cortázar'ın Son Raunt olarak Türkçeye Ayşe Nihal Akbulut tarafından çevrilen Último Round adlı yapıtında yer alan "Öykü ile Yakın Çevresi Üzerine" adlı metinden. Kitap 2009 başında YKY tarafından ilk defa yayımlanmıştır.]
17 Şubat 2009 Salı
Day After Yesterday
İşte şimdi, elimde Pure Air var, belki de ilk Anneke van Giersbergen solo albümü. Çok ilginç parçalardan oluşan bir toplama olarak da algılanabilir. Her bir parçası apayrı bir mücevher. Damien Rice'ın Closer filminde de kullanılan başyapıtı Blower's Daughter ile açılan, Alanis Morissette'in şaheserlerinden Ironic'in yorumunu barındıran, Ayreon'dan Valley of The Queen'i, Rubicon'dan To Catch a Thief'i, Within Temptation'dan Somewhere'i içeren muhteşem bir seçki. Düetler bol, Sharon del Aden, Danny Cavanagh, John Wetton, Niels Geusebroek ve benim en çok beğendiğim misafir Marike Jager ile... The Gathering sonrası Anneke'nin vurgusu, The Day After Yesterday'de...
16 Şubat 2009 Pazartesi
Fran Kubelik
Fran Kubelik: Evet, biliyorum. Böylesini seviyorum. Hissettiğim gibi gösteriyor beni.
Pazartesi sabahı, sabah sabah Fran Kubelik... Çocukluğumda bir huyum vardı: Evdeki video kasetlerinde yer alan filmleri defalarca izlerdim, en çok izlediğim filmlerden biri de Irma La Douce -Sokak Kızı İrma- idi. Yeşil çorapları ve kuçu kuçusuyla Shirley MacLaine ve sersem acemi polis Jack Lemmon'un aşkına bayılırdım. O zamanlar The Apartment'ın video kasedi yoktu evde, ama ne zaman televizyonda bu filme denk gelsem izlerdim. Sevdiğim bir ikilidir MacLaine ve Lemmon. Billy Wilder senaryosunu da yazıp yönettiği bu filmle 1960 yılında Oscar alırken, başrol oyuncuları ne yazık ki o senenin BAFTA ve Altın Küre ödülleriyle yetinmek zorunda kalmışlar. Hikâye aslında çok basittir: Devasa bir sigorta şirketinde alt kademe bekar bir çalışan olan C. C. Baxter (Lemmon) orta düzey yöneticilerden bazılarına apartman dairesinin anahtarını vermektedir, çapkınlıkta kullansınlar diye. Kendisi ofis binasının asansörcü kızlarından Fran Kubelik'ten (MacLaine) hoşlanmaktadır. Bir gün şirketin patronu Bay Sheldrake gariban sigortacımızı terfi ettirir, tabii ki meşum anahtarın kendisine geçmesi şartıyla. Üstelik apartmanımızın yeni müşterisinin damı, Fran Kubelik'in ta kendisidir. Evli patronun çapkınlığı müthiş bir kargaşaya yol açacaktır. Fran Kubelik hiç de alışıldık "aptal kız" portresi çizmez, akıllı gözükür, ama o da "kandırılmaktan" kendini alıkoyamayacaktır. Bir de, son zamanlarda Mad Men dizisiyle takip ettiğimiz 1960'lar New York iş ortamı atmosferinin orijinal hali bu filmde yer almaktadır.
16 Ocak 2009 Cuma
New York'ta Bir Cadde Köşesinde Bir Ağacı Görmek Üzerine
Bir ressam biçimini yakalamaya ve zihnine nakşetmeye çalışacaktır.
Bir doğa meraklısı üzerinde birlikte yaşayan kuşları, böcekleri ve mantarları inceleyecektir.
Bir evrim bilimci DNA'sını alacak ve soyağacındaki terini bulacaktır.
Bir matematikçi dalların yapraklara oranının algoritmasını çözmeye kalkışacak ve formülünü yazacaktır.
Bir din adamı Tanrının yaratısını ve inancı görmeye çalışacaktır.
Bir şaman ağacın titreşimlerini hissetmeye çalışacak ve evrenle uyumunu görecektir.
Bir farmakolog ağaçtan antibakteriyel kimyasalları çıkartacaktır.
Bir ekolog ağacın nitrojen ve karbon dioksit temizleme kapasitesini ölçecektir.
Tüm bunları düşünmek yerine, ben sadece hayranlıkla ağaca bakarım.
[Ryuichi Sakamoto, Japon kompozitör ve elektronik müzisyeni]
[Fotoğraf için Trescondit Nihan'a teşekkürler.]
15 Ocak 2009 Perşembe
siz - Marshall McLuhan
"Kaç para kazanıyorsunuz? İntiharı düşündünüz mü hiç? Bunu şimdi mi düşündünüz, daha önceleri de düşünmüş müydünüz? Ne yaptığınızın farkında mısınız? İşte, buradayım, kendimle yüz yüzeyim... Evrensel, tiranca bir gözetim, hem de ana rahminden mezara kadar gözetim altındayız. Bu durum, özel hayatımız olmalı dememizle, toplumun her şeyi bilme gereksinimi arasında berbat bir ikilem yaratıyor. Eskinin, geleneksel, özel, kişisel düşünceleri, eylemleri -mekanik teknolojinin kalıpları- elektronik enformasyon kayıt kuyutlarınca, bir anda her şeyi bilgisayara yükleyen yeni enformasyon kayıt kuyutlama yöntemlerince tehdit altında. Bunlar, sanki, affetmeyi bilmeyen, hiç unutmayan, bağışlamayan, eski günlerdeki "yanlışlarımızı" kayıttan düşmeyen devasa bir dedikodu sayfası gibi. Medyanın verdiği bilgiyle ve medyanın hepimizin üzerindeki total etkisiyle başa çıkabilmek için bir çare bulmanın zamanı geldi de geiyor bile. Herkesin herkesin yapıp ettiğiyle bu kadar uğraştığı, hepimizin bir toplumsal değişimin amelesine dönüştüğü günümüz dünyasına nasıl gelip dayandık? Bunu kim programladı? Bu ne iştir?.."
[1967 yılında tasarımcı Jerome Agel ünlü medya gurusu Marshall McLuhan'la Medium is the Massage kitabını kotarır. Kitabın en önemli hipotezi, insanın kendi yarattığı ortamın, amaçlarından bağımsız olarak, oluşturduğu rolleri insanlara farkında olmadan dayattığı ve medya biçimlerinin hem yaratıcılarını hem de kullanıcılarını ister istemez değiştirdiğidir. Ancak McLuhan'ın teorileri azbuz değildir ve kitabı karıştırmak bile kişiye pek çok öngörü sağlayabilir. 2005 yılının son ayında, şimdi Turkuvaz Kitap olmuş olan, o zamanların Merkez Kitapları bu yapıtı Fiore'nin 1996'da yeniden ele aldığı tasarımına sadık bir biçimde, üstelik Türkiye'nin iletişim duayenlerinden Ünsal Oskay çevirisiyle, Yaradanımız Medya adıyla yayımlamıştı.]
11 Ocak 2009 Pazar
Yabanda
“İki yıl boyunca toprakta yürüdü.
Telefon yok, bilardo yok, evcil hayvanlar yok, sigara yok. Özgürlüğün son hali. Bir radikal. Evi yol olan estetik bir yolcu. Atlanta'dan kaçtı. Geri dönemeyeceksin, çünkü “Batı en iyisi.” Ve şimdi, iki yıllık avarelikten sonra, nihai ve en büyük macerada sıra. İçteki yanlışı öldürmek ve ruhsal hacı muzafferane kapatmak için gereken nihai çarpışma. On gün ve gece süren yük trenleri ve otostop onu Büyük Beyaz Kuzey'e getirdi. Kaçtığı uygarlıktan artık zehirlenmeyecek, ve yabanda kaybolmak için tek başına diyarda yürüyecek.”
Alexander Supertramp – Mayıs 1992
[Bkz. Beslenme Kılavuzu]
10 Ocak 2009 Cumartesi
Bob Dylan - Birisine Hizmet Etmek Zorundasın
Elçisi olabilirsin İngiltere'nin ya da Fransa'nın
Müptelası olabilirsin kumarın ya da heveslisi dansın
Ağırsiklet boks şampiyonu bile olabilirsin dünyanın
Uzun inci kolyelerinle parçası olabilirsin kaymak tabakasının
Ama birisine hizmet etmek zorundasın, evet aslında
Birisine hizmet etmek zorundasın,
Yani, şeytana da olabilir Tanrıya da olabilir
Ama birisine hizmet etmek zorundasın
Sahnede hoplayıp zıplayan bir müzik aşığı olabilirsin
Emrinde uyuşturuculara, kafesinde kadınlara sahip olabilirsin
İş adamı da olabilirsin deneyimli bir hırsız da olabilirsin
Sana Doktor desinler ya da Şef olabilirsin
Ama birisine hizmet etmek zorundasın, evet aslında
Birisine hizmet etmek zorundasın,
Yani, şeytana da olabilir Tanrıya da olabilir
Ama birisine hizmet etmek zorundasın
Bir korucu olabilirsin ya da Jöntürk olabilirsin,
Büyük bir televizyon kanalının patronu olabilirsin,
Zengin ya da yoksul olabilirsin, kör ya da sığ olabilirsin,
Başka bir adla başka bir ülkede yaşıyor olabilisin
Ama birisine hizmet etmek zorundasın, evet aslında
Birisine hizmet etmek zorundasın,
Yani, şeytana da olabilir Tanrıya da olabilir
Ama birisine hizmet etmek zorundasın
Bir inşaatta çalışan bir amele olabilirsin,
Bir malikanede yaşayabilirsin ya da bir spor salonuna sığınmışsın
Kendi silahların olabilir ve hatta kendi tankların
Birisinin ev sahibi olabilirsin, hatta bankalarının
Ama birisine hizmet etmek zorundasın, evet aslında
Birisine hizmet etmek zorundasın,
Yani, şeytana da olabilir Tanrıya da olabilir
Ama birisine hizmet etmek zorundasın
Ruhsal gururunun imamı olabilirsin,
Kendi çıkarına rüşvet alan belediye çalışanı olabilirsin,
Bir berberde çalışıyorsundur ve saç kesmeyi bilirsin
Birisinin sevgilisisindir ya da mirasyedisin
Ama birisine hizmet etmek zorundasın, evet aslında
Birisine hizmet etmek zorundasın,
Yani, şeytana da olabilir Tanrıya da olabilir
Ama birisine hizmet etmek zorundasın
Pamuklu giymeyi sevebilirsin ya da ipekten elbiselisin
Viski içmeyi sevebilirsin ya da süt içersin
Havyar yemeyi sevebilirsin ya da ekmek yiyeceksin
Yerde yatıyor olabilirsin ya da krallara layık yatakta uyuyabilirsin
Ama birisine hizmet etmek zorundasın, evet aslında
Birisine hizmet etmek zorundasın,
Yani, şeytana da olabilir Tanrıya da olabilir
Ama birisine hizmet etmek zorundasın
Bana Terry diyebilirsin, bana Timmy diyebilirsin,
Bana Bobby diyebilirsin, bana Zimmy diyebilirsin
Bana R.J. diyebilirsin, bana Ray diyebilirsin,
Bana istediğini diyebilirsin ama ne dersen de fark etmezsin
Ama birisine hizmet etmek zorundasın, evet aslında
Birisine hizmet etmek zorundasın,
Yani, şeytana da olabilir Tanrıya da olabilir
Ama birisine hizmet etmek zorundasın
[Bob Dylan'ın Gotta Serve Somebody adlı parçasının kendimce çevirisi. The Sopranos dizisinin müzik albümünden dinledim gün boyunca.]
18 Aralık 2008 Perşembe
Pharmacia - Altı Çizilenler 1
"Derrida, Platon'un yazının bir eleştirisi ve Batı sözmerkezciliğinin klasik kaynağı sayılan Phaedrus diyaloğu üzerine yazdığı “Platon'un Eczanesi” başlıklı makalesinde, sonsuz bir sözcük oyunu olarak yazının üretici işlevini ele alır. Phaedrus'ta Sokrates, Pharmacia adında bir bakireyle oynarken dipsiz bir uçuruma düşüp ölen genç bir bakirenin efsanesini anlatarak diyaloğa başlar. Pharmacia'nın ismi pek çok anlam yankılamaktadır. Efsanede, oyuncu bir ayartmayı ve ölümcül eğlenceyi anıştırır. “Oynadığı oyunlarla Pharmacia, bakireye özgü bir saflığı ve nüfuz edilmemiş bir bedeni ölüme sürükledi.” Pharmacia aynı zamanda birine “pharmakon – ilaç ve/veya zehir – verilmesi” anlamına da gelebilir. Pharmakon iyileştirme özelliğine sahip olabileceği gibi, “bir suç unsuru, zehirlenmiş bir şimdi” de olabilir. Pharmakeus ise, bir büyücü veya sihirbaz olabileceği gibi, şifalı ot satan yahut zehirle öldüren bir kimse de olabilir. Pharmacia aynı zamanda yazı anlamına gelirken, pharmakos günah keçisi demektir, zira “bir kimsenin genel, tabii, alışıldık yol ve kanunlardan sapmasına” da yol açabilir. Buna göre yazı, anlamlarla oynama, masumları yoldan çıkarma, ayartma, büyüyle etkileme, hastaları iyileştirme ya da ölümcül bir zehre dönüşmeye muktedirdir. Sokrates'in kendisi yazılı sözcüğü eleştirerek yalnız sözlü felsefe yapmıştır, ama her şeye rağmen günah keçisi ilan edilerek zehirle infaz edilmekten kurtulamamıştır."
[Alıntı: Stephen Kern, Nedenselliğin Kültürel Tarihi – Bilim, Cinayet ve Düşünce Sistemleri, Çev: Emine Ayhan, Metis]
[Alıntı: Stephen Kern, Nedenselliğin Kültürel Tarihi – Bilim, Cinayet ve Düşünce Sistemleri, Çev: Emine Ayhan, Metis]
7 Aralık 2008 Pazar
Aylak Adam
"Sultanahmet durağından, Nişantaşı'nda inmek niyetiyle Maçka tramvayına binmiş bir adam, dışarıya baktığı camdan ne sevdiği kadını, ne de bir tanıdığını gördüğü halde yarı yolda neden iner? Bazen insanı bir yangın kulesi de çağırır. Hele bu adam, öğle yemeğini yediği kalabalık lokantadan çıkıp nereye gideceğini bilmeden yürürken derin localı sinemanın karşısında bekleyen şaşı kadını görür görmez dönmüş, Alemdar'a dek yürümüş, çocukluğunda içinde yaşadığı iki katlı eski evin önünden geçip, kafası o günlerin kimi açık, kimi belirsiz anılarıyla dolu, tramvaya binmiş biriyse, yalnızsa, aylaksa onun nerede ineceği bilinmez."

1959 yılında yayımlanmış, ben 2001'de YKY'den çıkan baskısını okumuştum, Mesele dergisinin Kasım 2008 sayısında Müge Karahan'ın analizinde tekrar rastladım, yüzümden bir gülümseme geçti tam da bu paragrafta, bir arefe gününe yaraşır diye uykuyu tutturamadığım sabaha karşı yazıverdim, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ındaki bu satırları.
1959 yılında yayımlanmış, ben 2001'de YKY'den çıkan baskısını okumuştum, Mesele dergisinin Kasım 2008 sayısında Müge Karahan'ın analizinde tekrar rastladım, yüzümden bir gülümseme geçti tam da bu paragrafta, bir arefe gününe yaraşır diye uykuyu tutturamadığım sabaha karşı yazıverdim, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ındaki bu satırları.
1 Aralık 2008 Pazartesi
Kronik Vicdan Azabı
Bir zamanlar Aldous Huxley böyle buyurmuş ve yine bir zamanlar başka bir blogda, Apartman Çocukları’nda, ben de tekrarlamıştım bu sözleri:
“Kronik vicdan azabı, tüm ahlâkçıların hemfikir olduğu gibi, hiç de istenmeyen bir duygudur. Eğer kötü bir davranışta bulunduysanız, pişmanlık duyun, elinizden geldiği kadar durumu düzeltin ve bir dahaki sefere daha iyi davranmaya bakın. Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir.”

“Geleceğin en önemli Manhattan Projeleri, politikacıların ve katılan bilimadamlarının ‘mutluluk sorunu’ adını vereceği konuda – diğer bir deyişle, insanlara köleliklerini sevdirme sorunu konusunda, devlet sponsorluğunda yürütülecek büyük çaplı araştırmalar olacaktır. (...), devlet idarecilerine, eldeki herhangi bir bireyi sosyal ve ekonomik hiyerarşide ait olduğu yere atayabilme olanağını sağlayacak, insan farklılıkları üzerine tam gelişmiş bir bilim dalı. (Yanlış görevlerde bulunan insanlar, sosyal sistem hakkında tehlikeli düşünceler besleme ve mutsuzluklarını başkalarına bulaştırma eğilimi gösterirler.)”
Cesur Yeni Dünya’nın önsözünden (1946)
“Kronik vicdan azabı, tüm ahlâkçıların hemfikir olduğu gibi, hiç de istenmeyen bir duygudur. Eğer kötü bir davranışta bulunduysanız, pişmanlık duyun, elinizden geldiği kadar durumu düzeltin ve bir dahaki sefere daha iyi davranmaya bakın. Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir.”
“Geleceğin en önemli Manhattan Projeleri, politikacıların ve katılan bilimadamlarının ‘mutluluk sorunu’ adını vereceği konuda – diğer bir deyişle, insanlara köleliklerini sevdirme sorunu konusunda, devlet sponsorluğunda yürütülecek büyük çaplı araştırmalar olacaktır. (...), devlet idarecilerine, eldeki herhangi bir bireyi sosyal ve ekonomik hiyerarşide ait olduğu yere atayabilme olanağını sağlayacak, insan farklılıkları üzerine tam gelişmiş bir bilim dalı. (Yanlış görevlerde bulunan insanlar, sosyal sistem hakkında tehlikeli düşünceler besleme ve mutsuzluklarını başkalarına bulaştırma eğilimi gösterirler.)”
Cesur Yeni Dünya’nın önsözünden (1946)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
