Kültür okumaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür okumaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2010 Perşembe

Keşfedilmiş Kıta Notları

1991'de Keşfedilmemiş Kıta adında bir derleme yayımladı Aydın Uğur, önemli bir iletişim ve kültür sosyolojisi yapıtıydı. Daha sonra Kültür Kıtası Atlası adıyla genişletilmiş baskısı 2002'de yapıldı. Yapıttaki metinlerin "hepsi(nin), kültür ve zihniyet coğrafyamızın -ya yeni oluştukları için ya da "gündelik yaşama ilişkin" denilip şimdiye dek keşfedilmeye değer görülmemiş, bu yüzden- karanlık bırakılmış yörelerinin haritasının ilk eskizlerini çıkarma aratışı içinde" olduklarını belirtiyordu sevgili hocam Aydın Uğur.

Bir süredir kültürle ilgili ben de yazmak istiyordum, ama etraflıca, ama çalakalem, kesinkes ufuk açıcı, sis aralayıcı. Her zaman tanıştığım ve takip ettiğim önemli insanları taklit etmeye meyilli olmuşumdur, arada bir burada Aydın Uğur, Ünsal Oskay, Enis Batur, Tahsin Yücel, Nermi Uygur, Bilge Karasu, Oruç Aruoba, Ferhat Kentel, Bülent Somay, Murat Belge vs. önemsediğim isimlerin metinleri gibi metinler yayınlayabilirim, şaşırmayın.


Her biri kendi bilgisayarında ya da mobil cihazında, bir iletişim platformuna bağlanıp yazıyorlar. Birbirlerine atıfta bulunuyor, cevap veriyorlar. Çoğu reklamcı ya da medya mensubu.

Sosyal medya iletişimlerini takip etmenin kazancı ne? Yok aslında, ya da marjinal boyutta. Başkalarının meseleleri, gündemleri seninkilere karışıyor.

Hücrende iletişim. Hücrenin nerede olduğunu sen belirliyorsun.

Evin/hücrenin dışındaki hayat... Kahveler çoğalıyor, modern kahveler.

Kıraathanelerin yerini alan bu yeni model kahvelerde insanlar masabaşı çalışmalarını sürdürebiliyorlar. Masabaşı çalışma neyi gerektiriyorsa.

İletişim yatırımı. Gerekli yatırımı yaptıktan sonra her gün iletişim kanallarından yayın yapmaya başlıyorsun. Son yirmi yılda insanların hayatını en çok etkileyen gelişim alanlarından biri iletişim ve bilişim. Bilgiyi paylaştıkça ve işledikçe hayat da dönüşüyor.

Nesne üretiminde bilimsel kazançları ve bilgisayar teknolojilerini kullanıyor mühendisler.

Yazı üretimi ne alemde? İletişim ve bilişim teknolojileri yazı üretiminde, metin üretiminde nasıl değişiklikler yarattı?

"Ekran okurluğu" artıyor. Yazı ekranda. Televizyon yayınında şerit geçiyor, altyazı veriliyor filmlerde, bilgisayar üzerinden, mobil cihaz üzerinden haberler okunuyor, bloglar takip ediliyor. Kitaplar e-okuyuculardan okunabiliyor, mektuplar, telgraflar, yazışmalar internet ortamında, farklı platformlarda gönderiliyor.

Her kişinin böylece sanal profili oluyor. Yanlış anlamalar iletişimin doğasında var, şimdilik ekran okuyuculuğunda çok fazla bu yanlış anlamalar.

İletişim çağı...

İletişim patlaması zamanla durulacak. Kanıksanmış birtakım ufak gelişmeler haricinde gelinebilecek optimum düzeye gelindi çoktan. Şimdi düzenleme dönemi. Kurumlar, çıkar grupları, devletler yeni iletişim koşullarını kendi lehlerine düzenlemeye, yönlendirmeye çalışıyorlar.

Kıta keşfedildi. Altına hücum dönemi de hızla durulmakta. Teknoloji kaldıraç olmaktan yavaş yavaş çıkmakta. Yeniden "temiz değerlerin" öne çıkarılmasının zamanı belki de.

Minimum özen seviyesinin artırılması gerekecektir. Kaliteyi yukarı çekmek. Yetkin yapıt vermek. Yetkin ürün.

Hamasetin ömrünü kısaltmalı, kalıcı değerlerin yönlendirdiği yaşamı genişletmeli.

"Gösterişli" davranışlara son. Yapısal dönüşüm krizi bize bunu gösteriyor aslında.

7 Ocak 2010 Perşembe

Zaman tahdidi

Burada yazdığım yazıları burada yazıyorum genellikle, özellikle son dönemlerde. Blog'un arka panelinde, bir çırpıda yazıyorum, beş ya da on dakika gerekli görselleri, bağlantıları, referansları arıyorum, sonuç olarak yirmi dakika ya da yarım saat içinde bir metin ortaya çıkıyor. Dergilere yazarken de aynı düsturu uygulardım: belli bir zaman dilimi içinde yazacağımı yazmalıydım, daha uzarsa anlatacaklarım sonsuza uzanabilirdi ve asla zaman tahdidine uyamazdım aksi takdirde. Hâlâ editörlük işlerinde zaman tahdidine uyduğum söylenemez. Yine de yayıncılığın en önemli prensiplerinden biri, işi zamanında yapmaktır. Söz verilen zamanda kitabın raflarda gözükmesi önemlidir. İlan verilmiştir, üzerine yazı çıkmıştır, ama süreçteki bir arızadan, aksaklıktan dolayı kitap raflara ulaşamamışsa, ciddi bir satış kaybı yaşanabilir, kitabına göre.

Gerçi hâlâ sağlıklı bir biçimde verilen ilan+yapılan promosyon=ne kadar satış başarısı bilgisine sahip değilim, ama önemli olduğuna inanmaya devam edelim, ki gazetelerin kitap ekleri çıkmaya çalışsın. (Bir ara şunu fark etmiştim: Bir haftalık bir kitap ekine verdiğimiz ilanların bedeli, benim bir aylık maaşıma denkti. Elbette sinirim bozulmuştu, ne kadar çaktırdım hatırlamıyorum.) Geçenlerde Hazreti Bono bozuldu ya internet korsanlarına, bu işten sadece servis sağlayıcılar kâr elde ediyor diye, belki de bu hesapta kitap eklerini çıkaran gazeteler kâr elde ediyordur sadece, bilemem. (Bakın bu da ayrı bir yazıya uç veriyor, dolu dolu. Gazetelerin kitap ekleri ne getirir, ne götürür yayın piyasasından, ve daha da önemlisi, biz okur-yazarlardan.)

İşte telaşın ve belli zaman diliminde yazıyı kapatmanın doğası gereği bazı hatalar yapıyorum, bazı süsleri unutuyorum. Mesela bir önceki yazımda, bir çırpıda bahsettiğim kitaplarda, gayet rahat kitapların yayınevlerindeki sayfalarının linklerini verebilirmişim. Hatta Yalçın Tosun'un YKY'nin sitesindeki linkini verdim, Ece Temelkuran'ınkini de aradım, ama tahmin edin ne oldu: Bulamadım. Henüz Everest'in sitesinde yer almıyor. Kitabı çıkarmanın, raflara yetiştirmenin, promosyonun telaşıyla sanırım henüz internet sitesine kitabı koyamamışlar ya da belli bir rutinle siteyi yeniliyorlardır, o zaman yerleşir. Daha sonra koyarım ben de.

Yalnız, bu yayınevlerinin internet siteleri, yıllardır çok saçma gelir bana. Bazıları, bu işi çözmüştür, enformasyonu taze ve etkili sunarlar; ama bazıları, bu işi kehren yapmaktadırlar. Halbuki şu internetle büyüyen kuşakta okur sayısı azımsanmayacak durumda. Enformasyonu içen ve birbirine ikram eden sosyal medya çocuklarının yayınevlerinin hedef kitlesi haline gelmesi için, nasıl bir araştırma yapıp dikkatlerini çekmeli acaba? Ben kendi adıma, belli zamanlarda takip ettiğim yayınevlerinin internet sitelerini analiz etmeye niyetliyim, bir de bir çırpıda ahkâm keseceğim kitapları mutlaka yayınevi linkiyle süslemeye çalışacağım (kitabevi değil, yayınevi linki). Zamanla tüm yayınevleri sitelerini ciddiye alıp, güncel tutarlar umarım.

10 Aralık 2009 Perşembe

Dan Brown - Bu kadar eder mi?


Dan Brown çılgınlığı artarak sürüyor. Yüzyılımızın başındaydı galiba, The DaVinci Code adında bir kitap herkesin elinde ve dilindeydi; sonra filmi çekildi; Robert Langdon adlı dedektifin başka maceraları olduğu da çıktı ortaya; onlardan birinin daha filmi çekildi. İşin özeti, bir 21. yüzyıl fenomeni haline geldi Dan Brown. Şimdi Dan Brown yapıtlarından yeni biri fenomen bayrağını devraldı, The Lost Symbol; ikinci perdesi de Altın Kitaplar tarafından, yayınevinin 50. yıl kutlamalarına denk getirilerek, Türkçe baskısı yayımlanınca açılmış oldu: Gazetelerin birinci sayfalarından başyazarlarının yaptığı röportajlara, muhtemelen pek çok haber bültenin kültür sanat programına, Dan Brown bu sefer bir de bizzat katılarak, gürültülü bir kampanya sürdürülüyor, sürdürülecek.

İçerik olarak diyebileceğim pek bir şey yok. Da Vinci Şifresi'ni okuduğumda Umberto Eco'yu feci halde anmıştım. Focault Sarkacı'nı okuduğum günleri hatırlamıştım. Bir de tabii ki sevgili Martin Amca'yı (Mystere)... Bir gün her ikisi hakkında da yazmak istiyorum. Kayıp Sembol'ün de farklı referanslar sunacağını sanmıyorum. Tüm bunların Zeitgeist'la da bir bağlantısı var sanki, birbirlerini besleyen iki 21. yüzyıl ürünü olarak bakılabilir Zeitgeist'a ve Dan Brown'a. Bu konuyla ilgili tez üretmeye kalkarsam, çok yazmam gerekir, korkarım.

Kitabı muhtemelen bir dostumdan ödünç alıp okurum. Kütüphaneme katma niyetim yok. Daha henüz kitabın türkçe baskısını elimde görmeden, İngilizce hardcover baskıyı arada bir yanına uğradığım kitapçı bir dostumun kitabevinde satmışken, internetteki sosyal medyalardan birinde kitabın ederiyle ilgili bir tartışmaya kıyısından müdahil olduğum için, fiyatlandırma ve fenomenleştirme meseleleri üzerine iki çift daha fazla laf etmek istiyorum, yoksa amacım zaten bir ton reklamı yapılan bir fenomene bir katkı daha yapmak değil. (Internet mekanizması gereği sanırım bu metinle onun bana katkısı olabileceğini de yadsıyamam, bir gün bu konu üzerine de yazarım.)

Anladığım kadarıyla 30 TL üst fiyatla macerası başlamış Altın Kitaplar baskısının ülkemizde. Farklı sanal ve reel kitabevlerinde %25'e kadar çıkan indirim oranları söz konusu, demek ki neredeyse 20'ye kadar çekebilmek mümkün. Kaç basıldığını şu anda bilmiyorum, ama Dan Brown söz konusuysa ben olsam 100.000 bile basardım, kriz temkini 50.000'e indirelim. Bay Brown'un (Peder Brown benzerliğini şimdi fark ettim) payı nedir hiç bilemem, çevirmeninkini de öyle, ama yayınevi çıkış fiyatının 15 civarında olduğunu sanıyorum, olmadı 12 olsun. Vergi dahil bu tablodan yayınevine 600.000 kalıyor, ilk atımda, dediğim gibi üstelik yazar ve çevirmen maliyeti dahil bu rakama.

İşte bu şartlarda insanlar bir Dan Brown kitabının türkçesine konmuş bu fiyatı yüksek bulup korsana yönelebileceklerini ima ediyorlar kimi zaman. Daha mantıklı bir çözüm, İngilizce hardcover'ını biraz daha pahalıya almak; ya da daha ucuz baskısını beklemek şeklinde. Çok zahmet veren kütüphaneden ya da tanıdıklardan ödünç alma gibi yöntemler öneren de yok değil. Bir kısım insan da okumam diyecektir, demelidir de hatta. Peki neden bugün hâlâ bir kitabın pahalı olduğu iddia edilerek korsana yönelmek düşünülüyor? Kitabın bir kopyasına 5 ya da 10 Tl vermek, ama kitabı üreten ve satışa sunan kanallardan hiç kimseye katkıda bulunmamak tercih edilebiliyor? Şart değil Dan Brown okumak, ama illa okudum demeli sanki cemaat sohbetlerinde. Reklamların ve haberlerin, fenomenin hakkını vermek gerekiyor sanki. Bir ödev olarak görenler olduğu kadar macerasından keyif aldıklarını söyleyenler de kapışacaklardır, muhtemelen korsanından. Bir senede on kitap okur mu bilemeyeceğimiz bazı insanların neden bu 10 kitaptan birini seçerken bile "pahalılığından" yakındığını anlamak güç değil mi? Bir de ortalama bir sigara içicisinin en fazla altı paket sigaraya bu parayı gözü kapalı verdiğini de unutmamalı. Pek çok insan sigarayı bırakmıyor mu zaten bu memlekette, işte yerine konabilecek bir başka şey: Kitaplar. (Bir gün sigarayı bıraktığınızda aynı yatırımla neler yapabileceğinizi de yazmak istiyorum, benim çok işime geldi sigarayı bırakmak; ayda en az 150 lira fuzuli harcama hakkım var bir süreden beri.)

Uzattığımı hissediyorum, üstelik çalakalem (çalaklavye) yazdığım için de yazının keyfi kaçtı iyice. Özetle, Kayıp Sembol bu kadar eder tabii, demek isterim. Yayıncılığın lokomotifi kitaplardan biri sonuçta. Fenomenlerinden biri. Nedeni ve nasılı bambaşka bir tartışmaya kaldı.

[Feci hata: Yazıyı yazarken matematik hatası yapmışım, düzeltmek için ilk versiyondaki Mercedes benzetmesini atmak zorunda kaldım. Kafamın içindeki sinüzit bulutuna verin, ve affedin.]

4 Kasım 2009 Çarşamba

Philip Roth'u kıskanma nedenleri

Birkaç yazar var, onları gözümde canlandırırken hiç zorluk çekmiyorum: Romatizmalı bedenlerini sabah sevgili eşleriyle kahvaltı ettikten sonra çalışma odalarına sürüklüyorlar, ağrılarına küfrederek masa başına geçiyorlar, ancak günlük temrinleriyle yazmaya koyulduklarında birden gençleşmeye, ölümsüzlük iksirlerinden birer yudum almış gibi üretmeye başlıyorlar. Bu yazarlardan biri Amerikalı Philip Roth. 1933 doğumlu bu çınar, büyük bir üretkenlikle 2006'dan beri her yıla bir roman sığdırıyor. Bir röportajından okuduğum kadarıyla boşluğa düşmesine, bunamasına fırsat vermiyormuş yazdıkları. Aman bunamasın, boşluğa düşmesin.

Portnoy'un Feryadı, Ayrıntı Yayınları'ndan çıktığında, muhtemelen kitabın ABD'de ilk yayımlandığı 1969'dan sonra kopardığı gürültüyü koparmasa da, benim açımdan etkili olmuştu. Henüz ailesinden yeni yeni uzaklaşmaya başlayan yeniyetmelikten çıkmış birisinin, annesiyle ve mastürbasyonla meselesi olan Portnoy'la yakından ilgilenmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Roth'un hem cüretkar, hem geveze hem de cesur ve komik anlatıları daha sonraki yıllarda da ilgimi çekmeye devam etti. Toplumsal meselelere dokunduğu romanları mı yoksa cinsellikle ve insan doğasıyla cebelleştiği romanları mı daha çok ilgimi çekiyor, şimdi karar veremiyorum. Ama bir Roth romanını elime aldığımda dobra bir azgınlıkla, içindeki arzuların peşinden giden ayartıcılarla karşılaşacağımdan hiç şüphe etmiyorum. Tabu dolu toplumumuzda biz Roth'un meselelerinin onda birine girsek, etrafımızdaki gönüllü veya kadrolu toplum polisleri anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirir. Serdar Turgut'un yaşadıkları çok ama çok küçük bir örnek Rothvari hareketlerin sonuçlarına.

Şimdi durup dururken Roth üzerine neden yazdım? Son romanı The Humbling hakkında bir yazı okuduktan sonra adamımızın bir de 2010 yılında çıkacak romanı Nemesis'i hazır ettiğini öğrendiğimde yaşadığım hislerden hareket ettim sanırım. Ben daha bir metni derleyip toparlayamamışken tezgahında biten ürünleri her sene piyasaya sürmekle kalmıyor, bir de hemen hemen her biriyle bir ödül almayı da başarıyor bu 76 yaşındaki kurt. Gıpta etmiyorum diyemem.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Yabancılara dostça davranmamazlık etmeyin...


Bir senedir mümkün olduğunca Newsweek dergisinin Türkiye baskısını takip etmeye çalışıyorum, oldukça güzel bir ahkâm kaynağı oluyor. Daha önceleri Yeni Aktüel'i çıkartan Selçuk Tepeli ve ekibi gayet düzgün bir iş yapıyor. Üniversitede iki yıl arayla da olsa aynı sıralardan geçtiğim, en son Bilgi Üniversitesi'nde Aydın Uğur'un ofisinde karşılaştığım Selçuk Tepeli'yle bir daha şahsen karşılaşma fırsatı bulabilirsem, ülkenin en iyi haftalık haber dergilerinden birini çıkarttığı için özellikle teşekkür edeceğim.

Son sayısında Aslı Ulusoy-Pannuti'nin hazırladığı ufak bir kitap haberi Paris'teki James Joyce'un hayat hikâyesinden ilk öğrendiğim Shakespeare and Company adlı efsanevi kitabevinin yeni bir boyutunu aydınlattı benim için: Elbette şimdiki sahipleriyle anlaşarak birtakım seyyah yazarlar bu kitapçıda çalışarak üst katlarında kalabiliyorlarmış. Yani Henry Miller, Anais Nin, Lawrence Durrell gibi isimlerin çay içtiği bu kitabevinde günlerinizi doyasıya geçirebilir, orta kattaki kütüp/yatak hanede kim bilir ne kadar önemli kitapları gönlünüzce karıştırabilirsiniz. Tabii bunun için sıkı bir okur/yazar olmanız ve insan ilişkilerinde mümkünse tatlı dille yılanları deliklerinden çıkarmanız gerekecektir.

Bu arada Shakespeare and Co. çalışanları size ellerinden gelen yardımı göstereceklerdir, ne de olsa mottoları "be not inhospitable to strangers lest they be angels in disguise"...

7 Nisan 2009 Salı

L'aquila depremi

Gecenin bir vakti, muhtemelen huzur dolu bir uyu sürerken, yer kıpırdanmaya başlar, gittikçe şiddetlenen sarsıntı uyandırır, güven yuvası evin üzerine yıkılmadığına dua edersin, eğer gerçekten şanslıysan. Daha önceden televizyonda başka şehirlerdeki yıkımını görmüşsündür, acırken bile kendine kondurmakta zorlanırsın. Ta ki, senin şehrini, kasabanı, köyünü de vurana kadar. Dünyanın kendi ritminde, insanları hiç kaale almadan yarattığı sarsıntılar, insanların binbir emekle kurdukları düzenleri paramparça edercesine etkiler; ta ki yeniden kurana kadar, belki de binlerce bina eksik, binlerce can kaybolmuş...
2009 Nisan ayında, eski kıta Avrupa'nın görece genç toprakları İtalya'da 6,3 şiddetindeki bir deprem, l'Aquila kasabası başta olmak üzere, binlerce binayı bir daha oturulamaz hale getirdi. İlk günün bilançosu, 150'nin üzerinde ölü, 1500'ün üzerinde yaralı, 50.000'in üzerinde evsiz. Henüz bu satırları yazdığımda artçı sarsıntılar devam ediyordu. İddia odur ki Etna Yanardağı'ndaki faaliyetler ile, bu depremlerin bir bağlantısı vardır. Aynı gün Endonezya'da bir uçak da düşünce, dünyanın hareketlerinin külliyen insanoğlunun hareketlerine müdahalesini daha iyi görebildik. Biz insanlar, sadece bu dünya üzerindeki varlıklardan biriyken, ne kadar da yanlış yere gurur yapmışız uygarlığımızdan, yine anladık.
Yine de umutsuzluğa kapılmaya hiç gerek yok. Hatta olup bitenleri değerlendirdiğimizde, insanoğlunun ölümlülüğüne rağmen kazançlarını görebiliriz: Enkaz altında kalanlara yardım eden ekiplerden, o güne kadar sahip olduklarını yitirenlere yardım edenlere; evleri yıkılmayanların duruşlarından, acı dolu insanların metanetine kadar insanın gücüyle ilgili pek çok fikir edinebiliriz İtalya'daki bu depremden. Benim ulaştığım en önemli yargı, depremin dünyanın sonu olmadığı ve insanların mümkün mertebe bu depremi olağan karşılamaları. Yoğun olarak etkilenmeyen pek çok insanın arka planda düzgün bir biçimde hayatlarına devam ettikleri görülüyor bu fotoğraflardan. Aynı şekilde yardım mekanizmalarının da hızla işletildiği anlaşılıyor. Kaos söz konusu değil, mümkün olduğunca düzenli bir şekilde sorunlarla başa çıkılıyor anlaşılan. Yıkım tahmin edilmeyen bir boyutta olabilir, ama metanetle yıkımın karşısına geçiliyor anlaşılan.
1999 Ağustos'unda Yalova'daydım, öncesinde ne Erzincan'daydım ne de Adana'da, sonra Düzce'de de değildim. Büyük bir depremin şokunu yaşadım, yıkımı gördüm, tepkiyi algılamaya çalıştım. O zaman profesyonellik yoktu ortada, kim elini atarsa o yardım ediyordu. İnsanlar büyük ölçüde panik yaşadı, yıkıma maruz kalanlar doğal olarak, ama yardım mekanizmalarının da iyi işletildiğini kimse iddia edemez. Sonrasında elbette AKUT ve benzeri mekanizmalar belli standartlar getirdi, ama ne kadar yeter hala tartışılır. Profesyonel yardımları, şahsen çok analiz edemem; ama sıradan insanın tepkilerini İtalya depremiyle karşılaştırdığımda, Türkiye'deki depremlerin sıradışılığının daha çok vurgulandığını görüyorum. İtalya'dan aldığım ders şu olacak: Eğer ben etkilenmediysem depremden ve profesyonel yardım mekanizmalarında yer almıyorsam, hayatımı normal olarak sürdürmeye gayret etmeliyim; bahane haline getirmemeli, dünyanın sonu geldi psikolojisine girmemeliyim. Doğanın ve dünyanın güçlerinin farkında olarak yaşamalıyım.

24 Mart 2009 Salı

So Say We All...


Televizyon kendi efsanelerini yaratıyor... Edebiyat ve diğer sanatlar da efsaneler yaratır, ama televizyon dizileri apayrı bir fenomendir. ABD kültürünün en önemli kaynaklarından biri olarak televizyonu ve dizilerini kabul edebiliriz; diğer ülkeler de televizyona yatırım yapsa da, hem teknik hem de içerik açısından ABD en güçlü, köklü ve etkili olanlarından biri.

Biz Türkiye'de uzun yıllar TRT-1 tarafından dünyadan çeşitli dizilerle tanıştırıldık. 1980'lerden öncesini şahsen bilmiyorum, ama 80'lerin efsaneleri Dallas, Hanedan gibi pembe dizi kıvamındaki aile dramları, Cosby Ailesi, Muhteşem İkili, Charles İş Başında gibi durum komedileri, Kara Şimşek, Uzay Yolu, Ziyaretçiler gibi aksiyon ya da bilim-kurgu dizileriydi. Özallı yıllarda kültürümüzün Ceyar tarafından da şekillendirildiğini söyleyebiliriz...

Zamanla televizyon dünyası çok değişti, yayıldı, özelleşti, çeşitlendi. Ama yine de bazı diziler efsane olmaya devam ediyor. Bugün Lost, Heroes, Sarah Connor Cronicles gibi aksiyon/bilim-kurgu/dram dizileri milyonlarca izleyiciye ulaşıyor. Üstelik sadece televizyon kanallarında yayımlanarak değil, dvd'ler, internet yayımları, kitaplar, her türlü yan ürün kullanılarak da. Artık bir diziyi izlemek için TRT-1'in yayın saatini beklemiyoruz, her birimiz kendi zamanında ve kendi koşullarında izliyor. Bu ilginç durumlar yaratabiliyor tabii: İzlediğimiz dizi hakkında dedikodu yapamıyoruz gönül rahatlığıyla. Benim izlediğimi bir başkası henüz izlememiş olabilir, ben de onun geldiği yerde olmayabilirim. Dolayısıyla yeni zamanda efsaneleri bambaşka kat ediyoruz.

Bu nedenle içeriğinden, olup bitenlerden, detaylarından bahsedemeyeceğim bir efsaneyi kat etmiş olduğumu tarihe not düşmek istiyorum: Battlestar Galactica (Reimagined). Kesinlikle televizyon tarihinde yerini alacak bir dizi oldu; uzantıları devam edecek: The Plan, Caprica. 1970'lerin sonlarında çekilmiş olan ilk Battlestar Galactica'yı hatırlamasam da, 2000'lere damgasını vurmuş olan bu diziyi hep hatırlayacağım. Bu nedenle şanına yakışır bir şekilde BSG'ye veda etmek istedim: So say we all...

17 Şubat 2009 Salı

Novel Adventures - Roman Maceraları

İnternet, televizyon dizisi, kitap, kadın dünyası... Hepsi iç içe girmiş... Demek bunu da yaptılar... Şaşırmamak gerekirdi, ama ne kadar kalacak ona bakmak gerek...

Novel Adventures, Amerikan CBS Televizyon Şebekesi'nin internet için hazırlattığı bir şıklık... Elbette işin arka planında bir sürü "ürün yerleştirme" söz konusudur (Saturn Hybrid arabaların doğrudan reklamını peşinen kabul ediyoruz zaten), ama biz tüketici/izleyici için çok da fark eder mi? Mesajları alalım, kendi keyfimize bakalım...

Los Angeles'a yeni taşınmış genç bir kadın (Huff ve How I Met Your Mother dizilerinden hatırlayabileceğimiz Ashley Williams) arkadaş edinmek için bir kitap kulübüne katılır; kitap kulübünün ciddiyetinden bunaldığı için, kulüp içi kulübe dahil olur: Sorumluluklarından bir süreliğine ayrılmak isteyen üç kadınla arkadaşlık kurmaya başlar ve kulüp saatlerinde keyif çatarlar. Üç kitapsız kitap okuru bayanı ise en çok Melrose Place'in Jo'su olarak hatırlayacağımız, son zamanlarda One Tree Hill'de de arzı endam etmiş Daphne Zuniga, Türkiye'deki kanallarda pek alışık olmadığımız Jolie Jenkins ve Kolombiyalı oyuncu Paola Turbay canlandırıyor.

2008 yılında beşer dakikalık sekiz bölümü yayımlanmış webdizisinden bahsediyorum aslında. Who Killed Kate Modern'den beri bildiğimiz, Türkiye'de ilk örneğinin -söylendiğine göre- Fox sponsorluğunda yayımlanan Proje 13 olan webdizilerden biri. Yeni bir medya alanı olan internet üzerine 20. yüzyılın en önemli medya biçimlerinden biri olan televizyon dizilerinin sıçraması, hiç de şaşırtıcı değil. Zaten son yıllarda pek çoğumuz asıl dizileri bile televizyondan değil de internet üzerinden bilgisayarlarımızda izliyorduk. Ama bugüne kadar bu kadar profesyonel olarak hazırlanmış salt bir webdiziye rastlamamıştım. Konusu bir yandan da Kitap Kulüpleri olunca elbette bu karşılaşmamı buraya aktarmak için koşturdum blogun başına.

10 Şubat 2009 Salı

Ivan 'Gattuso' Karamazov


Radikal gazetesinden öğrendim, Banu K. Yelkovan buradaki yaygın medyanın nasıl spor denince ağırlıklı olarak üç büyük İstanbul takımından bahsettiğini, ancak dünyanın farklı ülkelerinde sporun çok daha geniş mercekli haberlendirildiğini gösterdiği bir yazı yazmış, oradan. Simon Kuper'in bir yazısından öğrenmiş o da, nette araştırma yapınca El Pais gazetesinde yayımlanmış bir röportajda kendi ağzından da okumak mümkün.

AC Milan'ın hırçın olarak bilinen orta saha oyuncusu Gennaro 'Ivan' Gattuso maçlardan önce kendisini tuvalete kapayıp Dostoyevski okuyormuş.

9 Ocak 2009 Cuma

Aslı Tohumcu


Hiç birlikte çalışmadık. Benden yarım önceki kuşaktan sayıyorum kendisini. İlk kitabı Abis masamın üzerinde şu anda. YKY'nin Cem Akaş editörlüğünde başlatmış olduğu Yeni Yazı serisinden yayımlanmıştı, henüz yapı sarsılmadan önce. Umut verici bir diziydi, genç yazarlardan çok genç metinlerin peşinde koşulacağı izlenimi veriyordu, aynı diziden bir de Orçun Türkay'ın kitabını almıştım. Şimdi bakıyorum da, bayağı oyuncaklı bir kitap, bol metin. Yakın hissettim kendimi kitabı karıştırırken -itiraf ediyorum, satır satır okumadım, daha çok akvaryumdaki bazı balıkları izledim, öylesine bakarken ilgimi çekenleri- hemen tüketmek de istemedim. Hâlâ kitaplığımla masam arasında gidip gelebiliyor bu nedenle.

Rengahenk adlı programı, Radikal Kitap'ta çocuk kitapları bölümündeki köşesi, Yok Bana Sensiz Hayat adlı romanı, ve başka pek çok projesi de var tabii, ama ben nedense Abis'te kalakaldım.

Daha sonra, çok sonra, Sesli Yapım'ın ofisinde tanışma fırsatı bulmuştum kendisiyle. Ayaküstü beş-on dakika muhabbet ettik. İzlenimim doğruydu sanki, yarım kuşak fark olmakla birlikte, aynı cinsten insanlardık, sanki.

Başka karşılaşmalar, başka rastlaşmalar, daha derin sohbetler olur mu bilemem. Ama bugün kendisinin blogunu keşfetmiş oldum. Bloga çekidüzen verirken esinlenmekten de çekinmedim.

Paylaşmak istedim. Aslı Tohumcu'dan böyle bahsettim.

26 Aralık 2008 Cuma



Büyükbabam yeni bir kitap hediye etti bana, okursam dinler misin? Çok heyecanlı, içinde sana ve bana benzer ama benzemez birileri var.

[Gregory Colbert'in bu fotoğrafı Küller ve Kar adlı çalışmasından alınmıştır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Beslenme Kılavuzu]

10 Aralık 2008 Çarşamba

Blue Plaques


Kim nerede doğdu, nereyi ziyaret etti, ömrünün ne kadarını nerede geçirdi, nerede yapıtını verdi. Bu bilgileri merak ederiz ya da etmeyiz, ama karşımıza çıktığında bizi heyecanlandırır. Haldun Taner'in hangi evde yaşadığını, Franz Lizst'in bir dönemler nerede yaşamış olduğunu, hangi tepesinden Yahya Kemal'in aziz İstanbul'una baktığını, Pierre Loti'nin hangi kahvede gerçekten nargile içtiğini ya da Pamuk Apartmanı'nın nerede olduğunu meraklıları arayıp bulur mutlaka, ama 2010 kültür başkenti metropolde bunları çok daha kolay işaretlemek, merak etmeyene de kültürün izlerini göstermek mümkün değil midir? Önümüzdeki günlerde bu araştırmaların ve işaretlemelerin yapılacağını, bu zamana kadar yapıldığı gibi pek dikkati çekmez platin plakalarla gösterileceklerini tahmin ediyorum, 2010 projeleri kapsamında. Ancak İngiltere'deki bu taglama, plaketleme yöntemi çok daha cezbedici geldi bana. Belki o zamana kadar bir bileni, bir karar mercii rastgelir de okur ve onun da ilgisini çeker diye İngiltere'deki ünlü blue plaques üzerine iki tane link veriyorum, biri wikipedia sayfası, ötekisiyse bu plakaların meraklısı Joey Moore'un blogu.

9 Aralık 2008 Salı

Orhan Bey'in Kütüphanesi


Başka planlarım vardı, ama birdenbire karşıma çıkan bir link bu metne sebep oldu. 18 Aralık 2008 tarihini taşıyan bir The New York Review of Books metni, nedense mutlaka bahsetmem gereken bir metin: Maureen Freely'nin çevirdiği bu yazı, Orhan Pamuk'a ait. Her okuyan kendince bir yorum çıkaracağından benim ekleyeceğim çok öznel olacak: Bir zamanlar okuma sevdasına kapılırken karşılaştığım en etkileyici Türk yazarı olan Orhan Pamuk, yine bir zamanlar yayın sevdasına kapılmakta olduğum günlerde karşıma çıkınca, bambaşka zamanlarda bahsi geçen kütüphanenin pek çok mensubuna kimi sefer alelacele, kimi sefer biraz daha etraflıca dokunabilme fırsatını yakaladığımda, kitaplar, yazarlar, kütüphaneler gibi bu sitenin kapsamına girecek pek çok konuda romantik bir bakış açısından reel bir bakış açısına geçmeme yol açmıştı: kitaplar gerçektiler, yazarlar gerçektiler, kütüphaneler gerçek insanlar tarafından oluşturulurlar. Öğrendiğimi sandığım en önemli bilgi ise, kitabı yazmak için bir yazarın, kitabı basmak için bir yayıncının, kitabı saklamak için ise bir kütüphanenin mevcut olması gerçeğiydi. Bugün her birinden çeşitli sayılarda mevcut etrafımda, ancak hiçbirinin rahatlıkla hayatta kaldığını düşünmüyorum: Yazarların dertleri ayrı, yayıncılarınkiler apayrı, ama bugün her ne dense en çok kütüphanelere üzülüyorum. Yazdım ve muhtemelen daha fazla da yazacağım, ama farkında olduğum şu: Sıradan bir insan için kütüphane kavramının -belki doğmadan, belki doğduktan hemen sonra- çoktan öldürüldüğü, birkaç üniversite, kültür merkezi ve özel kütüphane ile, kıyıda köşede saklanmış halk kütüphanesi haricinde kapsamlı, işler, yeni yayınlara açık, çok dilli, herhangi bir vatandaşın rahatlıkla kullanımına açık kütüphane bulmanın hayal olduğu. Belki de bu nedenle her birimiz ısrarla kendi kütüphanemizi oluşturmaya çalışıyor ve yaşam alanlarımızı tonlarca kitapla paylaşmak durumunda kalıyoruz. Bu dünyaya bir katkısı bulunsun isteyenlerin bir kısmını yaşadıkları mahallerde kütüphaneler yaratmaya, yaratılmış kütüphaneleri yaşatmaya davet etsem, yeri midir bilemem, ama günün birinde Orhan Pamuk'un kütüphanesinin bir şekilde halka malolmasını, herhangi birimize açık bir kütüphaneye dönüşmesini dilediğimi bilirim, eğer o günü görecek olursak, muhtemelen en büyük kişisel kütüphaneyi görme ihtimalimiz de olacaktır.