10 Aralık 2009 Perşembe

Dan Brown - Bu kadar eder mi?


Dan Brown çılgınlığı artarak sürüyor. Yüzyılımızın başındaydı galiba, The DaVinci Code adında bir kitap herkesin elinde ve dilindeydi; sonra filmi çekildi; Robert Langdon adlı dedektifin başka maceraları olduğu da çıktı ortaya; onlardan birinin daha filmi çekildi. İşin özeti, bir 21. yüzyıl fenomeni haline geldi Dan Brown. Şimdi Dan Brown yapıtlarından yeni biri fenomen bayrağını devraldı, The Lost Symbol; ikinci perdesi de Altın Kitaplar tarafından, yayınevinin 50. yıl kutlamalarına denk getirilerek, Türkçe baskısı yayımlanınca açılmış oldu: Gazetelerin birinci sayfalarından başyazarlarının yaptığı röportajlara, muhtemelen pek çok haber bültenin kültür sanat programına, Dan Brown bu sefer bir de bizzat katılarak, gürültülü bir kampanya sürdürülüyor, sürdürülecek.

İçerik olarak diyebileceğim pek bir şey yok. Da Vinci Şifresi'ni okuduğumda Umberto Eco'yu feci halde anmıştım. Focault Sarkacı'nı okuduğum günleri hatırlamıştım. Bir de tabii ki sevgili Martin Amca'yı (Mystere)... Bir gün her ikisi hakkında da yazmak istiyorum. Kayıp Sembol'ün de farklı referanslar sunacağını sanmıyorum. Tüm bunların Zeitgeist'la da bir bağlantısı var sanki, birbirlerini besleyen iki 21. yüzyıl ürünü olarak bakılabilir Zeitgeist'a ve Dan Brown'a. Bu konuyla ilgili tez üretmeye kalkarsam, çok yazmam gerekir, korkarım.

Kitabı muhtemelen bir dostumdan ödünç alıp okurum. Kütüphaneme katma niyetim yok. Daha henüz kitabın türkçe baskısını elimde görmeden, İngilizce hardcover baskıyı arada bir yanına uğradığım kitapçı bir dostumun kitabevinde satmışken, internetteki sosyal medyalardan birinde kitabın ederiyle ilgili bir tartışmaya kıyısından müdahil olduğum için, fiyatlandırma ve fenomenleştirme meseleleri üzerine iki çift daha fazla laf etmek istiyorum, yoksa amacım zaten bir ton reklamı yapılan bir fenomene bir katkı daha yapmak değil. (Internet mekanizması gereği sanırım bu metinle onun bana katkısı olabileceğini de yadsıyamam, bir gün bu konu üzerine de yazarım.)

Anladığım kadarıyla 30 TL üst fiyatla macerası başlamış Altın Kitaplar baskısının ülkemizde. Farklı sanal ve reel kitabevlerinde %25'e kadar çıkan indirim oranları söz konusu, demek ki neredeyse 20'ye kadar çekebilmek mümkün. Kaç basıldığını şu anda bilmiyorum, ama Dan Brown söz konusuysa ben olsam 100.000 bile basardım, kriz temkini 50.000'e indirelim. Bay Brown'un (Peder Brown benzerliğini şimdi fark ettim) payı nedir hiç bilemem, çevirmeninkini de öyle, ama yayınevi çıkış fiyatının 15 civarında olduğunu sanıyorum, olmadı 12 olsun. Vergi dahil bu tablodan yayınevine 600.000 kalıyor, ilk atımda, dediğim gibi üstelik yazar ve çevirmen maliyeti dahil bu rakama.

İşte bu şartlarda insanlar bir Dan Brown kitabının türkçesine konmuş bu fiyatı yüksek bulup korsana yönelebileceklerini ima ediyorlar kimi zaman. Daha mantıklı bir çözüm, İngilizce hardcover'ını biraz daha pahalıya almak; ya da daha ucuz baskısını beklemek şeklinde. Çok zahmet veren kütüphaneden ya da tanıdıklardan ödünç alma gibi yöntemler öneren de yok değil. Bir kısım insan da okumam diyecektir, demelidir de hatta. Peki neden bugün hâlâ bir kitabın pahalı olduğu iddia edilerek korsana yönelmek düşünülüyor? Kitabın bir kopyasına 5 ya da 10 Tl vermek, ama kitabı üreten ve satışa sunan kanallardan hiç kimseye katkıda bulunmamak tercih edilebiliyor? Şart değil Dan Brown okumak, ama illa okudum demeli sanki cemaat sohbetlerinde. Reklamların ve haberlerin, fenomenin hakkını vermek gerekiyor sanki. Bir ödev olarak görenler olduğu kadar macerasından keyif aldıklarını söyleyenler de kapışacaklardır, muhtemelen korsanından. Bir senede on kitap okur mu bilemeyeceğimiz bazı insanların neden bu 10 kitaptan birini seçerken bile "pahalılığından" yakındığını anlamak güç değil mi? Bir de ortalama bir sigara içicisinin en fazla altı paket sigaraya bu parayı gözü kapalı verdiğini de unutmamalı. Pek çok insan sigarayı bırakmıyor mu zaten bu memlekette, işte yerine konabilecek bir başka şey: Kitaplar. (Bir gün sigarayı bıraktığınızda aynı yatırımla neler yapabileceğinizi de yazmak istiyorum, benim çok işime geldi sigarayı bırakmak; ayda en az 150 lira fuzuli harcama hakkım var bir süreden beri.)

Uzattığımı hissediyorum, üstelik çalakalem (çalaklavye) yazdığım için de yazının keyfi kaçtı iyice. Özetle, Kayıp Sembol bu kadar eder tabii, demek isterim. Yayıncılığın lokomotifi kitaplardan biri sonuçta. Fenomenlerinden biri. Nedeni ve nasılı bambaşka bir tartışmaya kaldı.

[Feci hata: Yazıyı yazarken matematik hatası yapmışım, düzeltmek için ilk versiyondaki Mercedes benzetmesini atmak zorunda kaldım. Kafamın içindeki sinüzit bulutuna verin, ve affedin.]

8 Aralık 2009 Salı

Bilgisayar İşletim Sistemini Yediledim!

Yeni bilgisayar almış gibi sevindim diyebilirim, Windows 7'ye geçtiğim için. Şu anda cicim anları, bana iyi davranıyor, umarım bir önceki mendebur Vista gibi arızaya bağlamaz arada bir.

Bir saat olmuştur olmamıştır yeni işletim sistemini kullanmaya başlayalı iki yaşına önümüzdeki ay girecek olan Toshiba'mda. Bir önceki emektarı altı senedir kullanıyorum arada bir ve XP olan sistemi bir kere bile yenilenmemişti. Sanırım Vista hakikaten bir lanetti Windows kullanımında. Aslında Ubuntu'ya ya da Mac'e geçecek kadar tiksinmiştim Windows'tan, ama alışkanlıkları kıramadık. Babama sızlanırken, yeni yılda sistemimi değiştirmeyi planladığımdan bahsederken, yine dayanamayıp erken bir yılbaşı hediyesi olarak getirdi Windows 7'yi. Kurum aşamasında olabildiğince temkinliydim, o da Vista'dan yükselirken bir o kadar usuldu. Bir akşam boyunca diken üstünde olmamak için çalışma masamı terk etmiştim, gerek yokmuş telaşa. Bir saatlik bebek bir işletim sisteminin heyecanıyla yeniden blog doldurmak bile istedim sonuçta.

Bilgisayarlar, kaçınılmaz bir şekilde, faydaları ve arızalarıyla hayatımızın içindeler. Ben ömrüm boyunca farklı ev bilgisayarlarıyla çok farklı taklalar atmışımdır, son yıllarda bilgisayarlardan anladığımı unutmaya çalışıyorum. En sevdiğim bilgisayar, uzmanlık bilgisine en az ihtiyaç duyandır. Bu nedenle sanırım Mac'e geçtiğimde tamamen rahatlayacağım, ama onun da benzinini -maddi gereksinimlerini- karşılayabileceğimden emin değilim. Apple Mac'ler Amerikan arabaları gibi devasa ve konforlu, ama benim içinde yaşadığım bilgi otobanı Türkiye'nin yolları gibi. Umarım bir gün, hayat çarkıma adamakıllı bir Mac kullanıcısı olabileceğim kadar güvenebilirim, ama şimdilik Windows 7'yle yüklenmiş Toshiba'mın üçüncü senesine geçmekten başka bir acil teknoloji beklentisi oluşturamam.

6 Kasım 2009 Cuma

Kültür bit lütuf değil, bir üretim alanıdır.

Ters kalkmışımdır, ters yatmışımdır, huzursuzumdur, tam olarak nedendir bilemem ama bugün bir parça öfkeliyim ve öfkemin odağını yayın dünyasındaki bazı meseleler üzerinde kabaca gezdirmek istiyorum. Birazcık fare dağa küsmüş durumları olacak, ama uzun vadede bu satırların anlam ifade edeceğine inanmak da istiyorum. En kötü durumda içimi biraz olsun dökmüş olacağım.

Kültür dünyasının içine adım attığınızda ilk karşılaştığınız meselelerden biri, profesyonel olmayan, daha çok hamasetle ilerleyen iş ortamına uyup uymamaktır. Bir bakıma meslek etiğini çözmeye çalışırsınız. Kelli felli adamlarla kadınların başlarında, üst mevkilerinde bulundukları kültür kurumlarında kariyer basamaklarının ilk adımlarından neredeyse en üst noktalara kadar pek çok çalışan hamasetle çalıştırılır, netlik sağlamak çok zordur. Şansıma mesaiyle çalıştığım iki kurum, YKY ve Merkez/Turkuvaz Kitaplar pek çok meseleyi net bir şekilde ele alırlardı, başka sorunları olsa da. Bu nedenle ne kadar ekmek o kadar köfte anlayışına göre çalışmaya başlayıp yüksek standartlara ulaşmış oldum kısa zamanda. Ancak oralarda bile kimi zaman rahatsız eden bir hamaset vardı.

Bu noktada belirteyim ki hiçbir kültür faaliyetinin bugünkü konjonktürde "hayır işi" olduğuna inanmıyorum. Her zaman kültür belli ideolojik ya da iktidar odaklarının at oynattığı bir alan olmuştur. Yeni yükselen burjuvazi ya da kendisini millet haline getirmeye çalışan halklar kendilerine cila çekmek için kültür alanına yatırım yaparlar. Uluslararası arenada ya da kendi mahallenizde bile kültür denilen alan, sanatı ve yaratıyı içeren, ağırlıklı olarak bir prestij unsurudur. Elbette boşlukları doldurmaya ve kültüre sahip olanları ileriye götürmeye de yardımcı olur, ama ilk anda kültürle ilgilenen kuruma makyaj yapar, şekil şemal verir. Kültür alanına yatırım yapan kurum, dolaylı bir çok kazanç sağlarken, kendisinde hep bir "misyoner" hissiyatı taşır: Biz bu işi ülkemiz, kültürümüz, milletimiz, dinimiz, çağdaşlık, vs. için yapıyoruz. Tam bu noktada kimin sözcülüğünü üstleniyorsan onu sömürmeye namzetsindir şiarını eklemek istiyorum. Dürüst olarak çıkarını açıklayan, hamaset yapıp "kültür hamiliği" rolü altında bir sürü avanta sağlayan kurumlardan çok daha samimi gelir bana. Bu nedenle devletin doğrudan kültür hamiliğinden kişisel olarak hiç hoşlanmam, özel kurumların da kültür alanına girerken asıl amaçlarını maskeleyip hamasetle ilişki kurmalarına hoşgörü göstermekte zorlanırım.

Bu açıdan bir ticari işletme olarak kurulmuş yayınevleri benim gözümde bir vakfın, bir kurumun, bir üniversitenin ve hele de devlet kurumlarının uzantıları olarak kurulmuş yayınevlerinden çok daha saygı taşırlar. Çünkü amaçları nettir onların: Bir ticari meta olarak kitapları ele almak. Ürün üretmektedirler ve bu ürünü net değerlendirirler. İçerik açısından kapitalistleşecek ya da basitleşecektir ticari anlayıştaki yayınevlerinin kitapları diyenlere, Metis Yayınları, İletişim Yayınları veya Sel Yayınları gibi yayınevlerine bir göz atmalarını öneririm. Yayın skalalarını yayın kurullarının ya da yayın yönetmenlerinin ya da editörlerin belli oranlardaki etkileriyle yapan, bütçeleri kısıtlı olsa da yelpazelerini programları doğrultusunda mümkün olduğunca başarıyla dağıtmaya çalışan, tutturdukları kitaplarda haklı gurur yaşayan, ama tutmayan projelerinde şişkin depoları ve yıl sonu bütçelerinde oluşmuş kara delikleriyle mutlaka derslerini alan ticari yayınevleri aslında propaganda ve reklam dışındaki kitabi üretimimizin de asıl portresini verir.

Sırtlarını kurumlara veya devlete veya vakıflara dayayan yayınevlerinin yönetimleri ise ince bir çizgi üzerinde hareket ederler benim gözümde. Atamayla bir yere gelmiş yöneticilerinin kendilerine konan hedeflere göre hareket etmeleri, çoğu zaman propaganda, reklam, gözboyama ve en kötüsü kurum bütçelerinde suiistimal sonuçlarını ortaya koyar. Başarılı olan nadir yöneticiler ise, yayınevini ya da kültür kurumunu bağlı oldukları asıl kurumun önüne taşıyarak gerçekten hedefleri karşılar, kendi başına ayakta kalabilecek bir kurum bırakır arkasında. Gururla söyleyebilirim, çok az bir kısmında içinde yer aldığım Yapı Kredi Yayınları Enis Batur kaptanlığındaki dönemde Türkiye yayıncılığının ender başarılarından birine ulaşmıştı, bir kurum yayınevi olarak. Ama elbette kadrodaki insanların kendi yüksek emellerinin dışında, o yayınevinin de her zaman amacı bağlı olduğu kuruma prestij sağlamasıydı.

Bugün asıl kötü durum, ticari yayınevlerinin de nedense kendilerine "kültürel misyon" görüntüsü vermelerinden kaynaklanıyor. Birlikte çalıştıkları personele, çevirmeninden yazarına, editöründen düzeltmenine çoğu zaman giderleri azaltma zihniyetiyle lafla ödeme yapıyorlar. Elbette bugün bir yayınevi kurmak, döndürmek, başarıya ulaştırmak çok zor. Elbette küresel ekonomik dönüşüm krizi var, kitap medyasının ve diğer tüm medya biçimlerinin radikal dönüşümleri var, ülkede kitap arzı inanılmaz fazla ama kitap talebi o oranda değil. Ama tüm bunlar bir yayınevini kurma veya kurmama kararlarında etkili olur, o yayınevi işlediği sürece insanları idare etmeye çalışan yayınevi yönetimlerinin net davranmaları gerekir.

Tam bu noktada yayınevi çalışanlarına da bir şeyler batırmak gerekir. Yayın dünyasındaki pek çok kadroyu dolduran kişiler aslında eğitimli değil alaylılar, ben de dahil. Çevirmenler ve grafikerleri bir kenara koyarsak, editörler, yayın yönetmenleri, satış müdürleri, pazarlamacılar vs. hep hasbelkader veya meraklarından bu konumlara gelmiş insanlar. Bu ülkede yayıncılığın tarihi nereye kadar uzanırsa uzansın, günümüz koşullarında yayıncılık üzerinde profesyonel eğitim verilmemiştir, bugün veriliyorsa da bir iki benim bilmediğim üniversitede, o eğitim de henüz net sonuçlar çıkartamıyordur. Bu açıdan bakıldığında bugün yayınevlerinde -diğer kültür kurumlarını ayrı tutuyorum, çünkü o alanda profesyonelleşme 2000'lerin başından beri oluyor, pek çok metropol üniversitesinde Kültürel Çalışmalar, Sanat Yönetimi vs. eğitimleri lisans, yüksak lisans boyutlarında veriliyor- ben editörlük eğitimi aldım diyebilecek pek kimse yoktur. Ama bambaşka eğitimler almış, sosyal sermayesini de kullanarak uzun yıllar boyunca yayınevi yöneticiliği, editörlük, eleştirmenlik vs. yapmış alaylı, tecrübeli ve başarılı insanlar bugün var büyük yayınevlerinin başında, ama büyük çoğunda bunların suretleri var sadece.

Bir ticari işletme olarak ele alınabildiği ölçüde yayıncılık, içeriği açısından çok daha hassas terazilerle ölçülmesi gereken bir alan elbette. Bu dünyanın işçileri ve zanaatkarları çoğu zaman romantik, melankolik, sakin insanlardır. Yakıcı enerjiyle davranmanız sorun çıkarabilir, geleneksel davranış biçimlerini bırakıp akılcı davranmanız kuşkuyla karşılanabilir, yıllara dayanan çalışma ağlarını delmeye çalışmanız bir anda kendinizi oyun sahasının dışına atılmış olarak bulmanızla sonuçlanabilir. Ama bugün küresel dönüşüm krizinde ve iletişim devriminin regüle edilme döneminde kitaplarla ilgilenen herkesin bir ölçüde bu alanda çağdaş ticaret ya da üretim koşullarının oluşması için düşünmesi, eylemesi ve yepyeni soluklar getirmeye çalışması iyi olacaktır. Aksi takdirde hamaset toplumunun bir uzantısı olarak daha çok hamaset kurallarıyla işleyen yayın dünyasında paçavra kitaplarla haşır neşir olup bunalırız.

Bu yazıyı zihnimde yıllardır birikmiş olanlarla somut gündelik bir iki sorunun sadece bugünlük ısırıklarını katıştırarak yazdım. Belli bir netlik yok, farkındayım. Kim kızdırdı seni, ne oldu diye düşünmeye, meraklanmaya gerek yok. Ama öfkenin yakıcı enerjisinin doğru kanalize edilirse faydalı olacağına inananlardanım. Az yoktur tarihte öfkelendiği için eyleme geçen ve başarıya ulaşan insanlardan. Bu nedenle yayın dünyası ile ilgili ahkamlarıma, analizlerime, ciddi yapısal yazılara önümüzdeki günlerde ağırlık vereceğimi düşünüyorum. Umarım gözümü korkutacak kadar detaylı olmaz niyetlendiğim analizler. Arada bir bu blogda böyle ciddi yazılara rastlarsanız lütfen suskun kalmayın. Siz de meselelerden anladığınız kadarıyla ahkam yapın. Başlangıçta sorun değil ama zamanla bu tarz metinler yazan insanlar suskun okurlar sustuğu sürece yılmaya eğilim gösteriyor. Ama tepki aldıklarını hissederler, olumlu olsun, olumsuz olsun laf anlattıkları birtakım insanları karşı laflar ettiklerini görürlerse, tekrar enerjileri yükseliyor. Elbette bizim de kişisel olarak kimi zaman hamasete, gaza ihtiyacımız var. [Yazıyı kendini imha ederek, yazının başından beri savunduğunun tam tersini inadına yazarak bitirmek iyi fikir mi acaba?]

4 Kasım 2009 Çarşamba

Philip Roth'u kıskanma nedenleri

Birkaç yazar var, onları gözümde canlandırırken hiç zorluk çekmiyorum: Romatizmalı bedenlerini sabah sevgili eşleriyle kahvaltı ettikten sonra çalışma odalarına sürüklüyorlar, ağrılarına küfrederek masa başına geçiyorlar, ancak günlük temrinleriyle yazmaya koyulduklarında birden gençleşmeye, ölümsüzlük iksirlerinden birer yudum almış gibi üretmeye başlıyorlar. Bu yazarlardan biri Amerikalı Philip Roth. 1933 doğumlu bu çınar, büyük bir üretkenlikle 2006'dan beri her yıla bir roman sığdırıyor. Bir röportajından okuduğum kadarıyla boşluğa düşmesine, bunamasına fırsat vermiyormuş yazdıkları. Aman bunamasın, boşluğa düşmesin.

Portnoy'un Feryadı, Ayrıntı Yayınları'ndan çıktığında, muhtemelen kitabın ABD'de ilk yayımlandığı 1969'dan sonra kopardığı gürültüyü koparmasa da, benim açımdan etkili olmuştu. Henüz ailesinden yeni yeni uzaklaşmaya başlayan yeniyetmelikten çıkmış birisinin, annesiyle ve mastürbasyonla meselesi olan Portnoy'la yakından ilgilenmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Roth'un hem cüretkar, hem geveze hem de cesur ve komik anlatıları daha sonraki yıllarda da ilgimi çekmeye devam etti. Toplumsal meselelere dokunduğu romanları mı yoksa cinsellikle ve insan doğasıyla cebelleştiği romanları mı daha çok ilgimi çekiyor, şimdi karar veremiyorum. Ama bir Roth romanını elime aldığımda dobra bir azgınlıkla, içindeki arzuların peşinden giden ayartıcılarla karşılaşacağımdan hiç şüphe etmiyorum. Tabu dolu toplumumuzda biz Roth'un meselelerinin onda birine girsek, etrafımızdaki gönüllü veya kadrolu toplum polisleri anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirir. Serdar Turgut'un yaşadıkları çok ama çok küçük bir örnek Rothvari hareketlerin sonuçlarına.

Şimdi durup dururken Roth üzerine neden yazdım? Son romanı The Humbling hakkında bir yazı okuduktan sonra adamımızın bir de 2010 yılında çıkacak romanı Nemesis'i hazır ettiğini öğrendiğimde yaşadığım hislerden hareket ettim sanırım. Ben daha bir metni derleyip toparlayamamışken tezgahında biten ürünleri her sene piyasaya sürmekle kalmıyor, bir de hemen hemen her biriyle bir ödül almayı da başarıyor bu 76 yaşındaki kurt. Gıpta etmiyorum diyemem.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Kafka Geliyor Kafka!

Henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleşeceği haber verilmiş olaylar karşısında ilk duyduğumuz anda büyük bir heyecan duyarız, o olayı yaşadığımızda olup biteceklerden bağımsız olarak. Örneğin U2'nun ülkeye geleceği açıklandığında, açıklanma biçimi ve konsere kadar olup biteceklerden bağımsız olarak, büyük heyecan duyulduğunu inkar edemeyiz. Benzer bir heyecanı az önce idefix'in sitesinde Haruki Murakami'nin en sevdiğim romanlarından Sahilde Kafka'nın Hüseyin Can Erkin tarafından japoncadan yapılmış çevirisinin önsipariş için tanıtıldığını öğrendiğimde yaşadım. Her ne kadar ingilizcesinden iki kez okumuş olsam da kitabı tekrar edinmek ve okumak isterim, bir de anadilimde. Tabii U2 konserine gider miyim, şimdiden bilemem.

Trivia: Kafka karga demek. Gerçekten. Dolayısıyla Sahilde Kafka'yı aldıktan sonra en iyisi Kadıköy'deki Kadife Sokakta yer alan Karga Bara gidip okumaya başlamak hoş olabilir. Kitabın Franz Kafka'yla ilintisini değil de, başkarakterinin adının Kafka Tamura olduğunu anlatabilirim bir çırpıda. 15 yaşında ve babası tarafından...

Bir anda kendime ihanet ettim. Açıkçası Murakami okurken en zevk aldığım okuma biçimi, metin hakkında hiçbir bilgi edinmeden, kitabı açıp okumaya başlamak. Yaban Koyunun İzinde'yi ingilizce çeviriden okumaya başladığım ilk andan itibaren bu zevki başka hiçbir yazarda yaşayamıyorum. Bir gün etraflıca Haruki Murakami okurluğumu yazacağım. Hatta öncesinde bir de koşu meselesine gireceğim. Ama bu akşam değil.

İstanbul Kitap Fuarı

Hava kasvetli. Kış günlerinde havanın erkenden kararması bir bakıma koyu yağmur bulutlarının göze çarpmamasını sağladığından rahatlatıcı oluyor. Elbette karanlıkta yaşamak sinir bozucu da olabilir. Hoş bugün yapay aydınlatmalar altında kendimizi çoğu zaman evimizde hissediyoruz, elektriği kanıksadık. Yine de bir zamanlar gece kurda aitti.

İstanbul Kitap Fuarı umrumda değil açıkçası. Beylikdüzü'ne yolculuk yapmama değecek bir sebep bulamıyorum. Çok kişisel baktığım için böyle olmalı bu. Yoksa, hele de hem okur hem de yayınla uğraşan bir profesyonel olarak, bu hafta fuar alanından çıkmamam gerekirdi. Yayınevlerinin yeni yayın programlarını öğrenebilir, takip ettiğim yazarların gidişatlarını gözlemleyebilir, ülkenin kitap panoramasını çıkartabilirdim. Tabii eğer İstanbul Kitap Fuarı'nın bu işlere yaradığına kendimi ikna edebilseydim.

Elbette şehrin uzak bir semtine fuarın taşınmış olmasının benim bu kötümser bakış açımda büyük etkisi var. Tepebaşı'ndaki fuarlara, her gün olmasa bile, her sene bir sefer yapmaktan gocunmazdım. Dar bir mekandaki o curcunanın içinde standları dolaşıp kitapları karıştırmaktan keyif duyardım. Ama teknolojinin ve benim okurluğumun gelişmesiyle birlikte standlardaki kitaplarla ilgilenmekten keyif duymamaya, aksine alamadığım onlarca ve hatta yüzlerce kitaba öfkeyle bakmaya başladım. Satış odaklı bir fuarda has okurların ve iyi niyetli yazarların işlerinin olmayacağını düşünecek kadar sıyırmadım tabii, ama yine de bugün kitap fuarı dendiğinde boş boş bakmayı tercih ederim.

Takip ettiğim yazarlarla tanışmaktan haz duyduğumu söyleyemem. Onların konuşmaları, gündelik durumlardaki tepkileri, hatta varoluşları bile beni rahatsız edebilir. Zaten bir yazarın en iyi kendisini gösterdiği alan kendi metnidir, ve yüzlerce sayfalık kapsamlı romanları ya da hararetli denemeleri kurgulayan yazarların büyük çoğu da başka mecrada on iki yaşındaki hazırcevap bir yumurcaktan daha zekice davranamaz. Metinleriyle karşılaşmaya çalıştığım nice yazarın birtakım sembolik oturumlarda ahkam kesmeleri, hele de bunu fuarın konferans salonlarını doldurmak adına tasarlanmış gelişigüzel programlarda gerçekleşmesi, agorafobimi bile azdırabilir. Elbetteki yazarlarla artık karşılaşmaktan çekinmemde ego ile ilgili bir mesele de söz konusu olabilir, her gün sayfalarda biriktirdiklerimi neden bir türlü toplayamıyorum ve artık bir yazar olarak arz-ı endam etmiyorum diye tasalandığım bugünlerde, öyle ya da böyle kitaplarını yayınlatma kanallarını kurmuş, tezgahında her gün usul usul çalışarak ortaya çıkan metinlerini okurlarına buluşturan adamlarla kadınları görünce kaçacak delik aramam şaşırtıcı olmasa gerek. Bu nedenle fuarın okur-yazar ilişkilerine girmememi maruz görmeli.

Bir tek yayıncılarla, yazar ajanlarıyla, editörlerle, çevirmenlerle, yayınevi çalışanlarıyla, yani okur ve yazar dışında kalan işin tüm profesyonelleriyle hasbıhal edemediğim, iletişim kuramadığım, iş bağlayamadığım için hayıflanabilirim fuara bu kasvetli günlerde yolculuk etmediğim için. Herkesin öyle ya da böyle bir araya geldiği bu tarz sosyal durumların bir çok kısmet yarattığı, bir çok fırsatı ortaya koyduğu malum. O yüzden neden ekonomik davranıp fuara gitmiyorum ben? Burada da elbette kendimi savunacak birkaç cümle ederim, ama aptallık diyerek bu bahsi burada sonlandırmaya karar veriyorum.

Kelin merhemi, imamın yaptığı gibi bir çok farklı deyime gönderme yapmak mümkün bu yazıyı bitirirken. En iyisi: Siz, eğer ulaşımın üstesinden gelebilecekseniz, zaman ayırabilecekseniz, bu kasvetli günlerde Beylikdüzü'ndeki İstanbul Kitap Fuarı'na bir gidin, en kötüsünden diğer okur-yazarlarla karşılaşırsınız, aynaya bakmaya gerek kalmaz.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Transparence (Saydamlık, Şeffaflık)

Milan Kundera

"Bu sözcüğün politika ve gazeteci söylemindeki anlamı: Bireylerin hayatının halka açılması. Bu bizi André Breton'a ve onun herkesin gözü önünde camdan bir evde yaşamak istemesine götürüyor. Cam ev: eski bir ütopya ve aynı zamanda modern hayatın en korkunç veçhelerinden biri. Kural: Devlet işleri ne kadar matlaşır, kapalı kutu haline gelirse, bir bireyin işleri de o kadar saydam olmak zorundadır; bürokrasi kamusal bir şeyi temsil etmekle birlikte anonimdir, gizlidir, kodlanmıştır, akıl almazdır, oysa özel insan sağlığını, mali durumunu, aile hayatını ortaya sermek zorundadır ve eğer medya bir kere karar vermişse, ne aşkta, ne hastalıkta, ne ölümde tek bir an bile mahremiyetini koruyamayacaktır. Başkasının mahremiyetine tecavüz etme arzusu saldırganlığın çok eski bir biçimidir ve bugün kurumsallaşmıştır (fişleriyle bürokrasi, muhabirleriyle basın), ahlaki olarak onaylanmıştır (bilgi edinme hakkı insan haklarının ilk şartı haline gelmiştir) ve şiirselleştirilmiştir (o güzelim saydamlık sözcüğüyle)."

[Milan Kundera, elimdeki Can Yayınları baskısı Roman Sanatı adlı derlemesinde yer alan "Yetmiş Üç Sözcük" adlı bölümde bugün çok daha vahim hale gelmiş mahremiyet meselesi üzerine bu sözlük maddesini kaleme almış, Aysel Bora fransızcadan türkçeye çevirmiş.]

28 Ekim 2009 Çarşamba

Şişli'de bir apartıman...


Bu ay ikinci kez karşı yakaya yolculuk yaptım. Taşındığımdan beri görmediğim dostlarımı görmek için Şişli'ye geçtim. Geçen hafta kendime radikal bir kural koymuştum, o kuralı bozmadan: Mümkün olduğunda motorlu araç kullanmayacaktım, metrobüs istisna olacaktı. Araba, dolmuş, minibüs, otobüs ve de arkadaşların motorsikletleri yasak kapsamında. Yürüyüş olur, bisiklet, deniz ulaşımı, raylı ulaşım... Metrobüs motorlu olmakla birlikte raylı ulaşım kapsamında sayılır, ayrıca bu şehirde iki yaka olduğu düşünülürse, mecburi bir karşıdan karşıya geçiş aracı olarak kabul edilebilir. Elbette bu kural hayata uyduğunca geçerli olacak, acil işler ve zor koşullar söz konusu olduğunda esnetilebilecek. İşte bu ahval ve şeraitte akşam yedide niyetlendim karşıya geçmeye, haberleştim, atıştırdım, yola koyuldum. Caddebostan'dan Söğütlüçeşme'ye yürüyüş, yirmi dakikalık rahat bir metrobüs yolculuğuyla Mecidiyeköy, sonra da uzunluğuyla meşhur Koca Mansur Sokağın alt ucunda, Şişli'de bir apartıman...

Apartıman ahalisi çok neşeli insanlardır, ama bir yandan da gündelik hayatın, özellikle de iş hayatının sertlikleri içinde günboyu o neşelerini kaybederler. Şişli'deki yaşamlarında mümkün olduğunca kendilerini sağaltmaya çalışıyorlar. Onlara yaptığım ikinci ziyaretti bu, ilki kısa ve günün yorgunluğuna daha fazla teslim olmuş bir seferdi. Dün gece ise dolu dolu, üç saate yakın konuşuldu. Benim en sevdiğim laf, Akademisyen sinemacı Ali için sarfettiğim "Akateur" lafı oldu. Esirgeyen Bas Gitar ve Şehir Kedisi ile de bol bol özlem giderdik. Yalnız bir ara Şehir Kedisi ile birbirimize giriyorduk neredeyse, hayallerimizin tasarımcıya ihtiyacı olup olmadığı meselesinde. Gecenin ikinci komik gerginliği ise hayatta vuku bulan şeylerin tesadüf mü yoksa olması gereken -ama kader değil, yazı değil- süreçler mi olduğu konusunda yaşandı. Taraflar kabaca aynı şeyi söylemelerine karşın Esirgeyen Bas Gitar'ın inatçı bir materyalist olması beni bile kaderci gösterdi. Halbuki ben var ile yok arasında bir yerlerde, bilememe olasılığındayım. Sonrası cinlerle perilerin halveti...

Sabah iş insanları işlerine koyulmak için uyandılar, hazırlanıp evi terk ettiler. Dokuzu geçe ben de zevcini karşılamak üzere Taksim'e gidecek olan neşeli mimar ev sakiniyle aynı anda sokağa döküldüm. Mecidiyeköy'deki metrobüs durağına yürüyüş, Söğütlüçeşme'ye yolculuk, yağan yağmur nedeniyle araç orucumu bozacağımı düşünürken fark ettiğim tren istasyonu, hafif rötarlı da olsa tenha bir banliyö treniyle Erenköy'e geliş, yağmur altında eve yürüyüş derken on bir olmamışken sükunete, Caddebostan'da bir apartımana geldim nihayet.

Avrupa yakasına yaptığım her yolculuk yıpratıcı oluyor iki senedir, ama bu seferkini fazla hasar görmeden atlattım sanırım.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Haberiniz var mıydı, Paul Auster Invisible'den?



Sanırım son romanlarındaki -kanımca- özensizliğin etkisiyle peşini kovalamaktan bıkmıştım. Önce Yazı Odasında Yolculuklar, sonra da Karanlıktaki Adam, hatta bir zamanların Kehanet Gecesi, hep tasarıyla ortaya çıkan arasındaki metnin kopukluklarını bir şekilde Austerian diyebileceğimiz bir üslupla kapatarak paketlenmiş romanlar olarak gördüğüm yapıtlardır. İçlerinde yer yer iyi fikirler, güzel anlatımlar, samimi itiraflar bulunsa bile bir Ay Sarayı, Yanılsamalar Kitabı ya da Brooklyn Çılgınları değillerdir. Galiba bu nedenle bugün Suadiye Remzi Kitabevi'nde apansızın karşılaştığım yeni kitabı Invisible'i ilkbakışta almamayı başardım. Hardcover çılgınlığının geçmesini, en azından paperback'inin gelmesini bekleyeceğimi umuyorum, ancak yine de ecnebi satış kanallarındaki övgülerine kanabilirim. Lütfen biri bana Paul Auster etrafında koparılan gürültünün edebiyat ajanının veya yayınevlerinin çabası olduğunu sık sık hatırlatsın, yoksa bir zamanlar çok sevdiğim bu yazara yeniden kapılma eğilimi gösteriyorum.

[Yerine Will Self'ten bir roman aldım, iyi mi yaptım bilemiyorum, kendisiyle uzun zamandır tanışmak istememe rağmen -Nihan'ın Gül ve Budak'ı bana anlatmasından beri- erteliyordum bu tanışmayı, kırmak istedim inadı. Alternatiflerim Sara Gruen'in, sonradan İnkılap'tan Filler İçin Su adıyla türkçeye kazandırıldığını öğrendiğim, Water For Elephants'ı ile Hanif Kureishi'nin şimdilik son romanı Something To Tell You'nun paperback'i idi. Ha bir de bir Jonathan Frenzen kitabı da vardı, ama Frenzen'le de tanışmayı hep ertelemiştim, gene erteledim.

Bir de karşıma hâlâ sevdiğim bir yazarın, misal Haruki Murakami'nin, yayımlandığından bihaber olduğum -mümkünse bu tabii- bir kitabı çıkmış olsaydı, iki elim dolu olsa bile (kanda denir ya, çok kanlı geldi o tabir) gözümü kırpmadan alırdım. Murakami Auster'ı tahtından etmiş durumda yani.]

***

Ekleme [25 Ekim 2009 Pazar düzeltilmiş saatle 14:10]: Doğum günlerinde ve benzer özel günlerde işleyen hediye ekonomisinden istifade ederek Invisible'i edindim. Cenk Tanaydın sağolsun. Bunun sonucu önümüzdeki günlerde etraflıca bir Paul Auster metnine girişmek olabilir. Kitaplarının büyük bir kısmını beğenerek okuduğum Paul Auster'ın son zamanlarda romanlarını savsaklayıp savsaklamadığı meselesini kendimce aydınlatmak istiyorum ne de olsa.]

14 Ekim 2009 Çarşamba

Yabancılara dostça davranmamazlık etmeyin...


Bir senedir mümkün olduğunca Newsweek dergisinin Türkiye baskısını takip etmeye çalışıyorum, oldukça güzel bir ahkâm kaynağı oluyor. Daha önceleri Yeni Aktüel'i çıkartan Selçuk Tepeli ve ekibi gayet düzgün bir iş yapıyor. Üniversitede iki yıl arayla da olsa aynı sıralardan geçtiğim, en son Bilgi Üniversitesi'nde Aydın Uğur'un ofisinde karşılaştığım Selçuk Tepeli'yle bir daha şahsen karşılaşma fırsatı bulabilirsem, ülkenin en iyi haftalık haber dergilerinden birini çıkarttığı için özellikle teşekkür edeceğim.

Son sayısında Aslı Ulusoy-Pannuti'nin hazırladığı ufak bir kitap haberi Paris'teki James Joyce'un hayat hikâyesinden ilk öğrendiğim Shakespeare and Company adlı efsanevi kitabevinin yeni bir boyutunu aydınlattı benim için: Elbette şimdiki sahipleriyle anlaşarak birtakım seyyah yazarlar bu kitapçıda çalışarak üst katlarında kalabiliyorlarmış. Yani Henry Miller, Anais Nin, Lawrence Durrell gibi isimlerin çay içtiği bu kitabevinde günlerinizi doyasıya geçirebilir, orta kattaki kütüp/yatak hanede kim bilir ne kadar önemli kitapları gönlünüzce karıştırabilirsiniz. Tabii bunun için sıkı bir okur/yazar olmanız ve insan ilişkilerinde mümkünse tatlı dille yılanları deliklerinden çıkarmanız gerekecektir.

Bu arada Shakespeare and Co. çalışanları size ellerinden gelen yardımı göstereceklerdir, ne de olsa mottoları "be not inhospitable to strangers lest they be angels in disguise"...

13 Ekim 2009 Salı

Ölümüne sıkılmak...


Kötü çeviri ama iyi dizi Bored to Death... İlk olarak Hakan Toker'in twitlerinden birinde rast geldim, merak edip izlemeye başladım. Copolla ailesinin enteresan oğlanlarından Jason Schwartzman'ın başrolünde oynadığı, şahane bir komedi çıktı. Melankolik, alkolik, aşık, aptal, hayalperest başkarakterin sevgilisi tarafından terk edildikten sonra eline aldığı bir Raymond Chandler romanından gaza gelerek özel dedektif ilanı vermesiyle yola çıkan dizi, sinik bir güldürü olarak Woody Allen'ın genişlettiği kanalda ilerliyor. Daha önce bahsini geçirdiğim Antoine Doinel'in özel dedektiflik maceralarını anımsatır bir portre çiziyor Schwartzman. Dizinin bence önemli bir bonusu da Ted Danson. Cheers'taki kıro ama temiz kalpli barmen rolünü daha sonraki dizilerinde zeki ama huysuz doktorlarla ikame etmeye çalışan, artık bembeyaz saçlı 80'lerin bu ünlü sit-com oyuncusu zengin ama narkotik alışkanlıkları yüksek yeni rolünde olgunluğunu sergiliyor. Edebiyat ve sinema göndermeleri dolu olan yapım aslında Jonathan Ames'in göz ağrısı. Umarım istim tutar ve şapşal dedektifin maceralarını bol bol izleyebiliriz.

İlk bölümde Raymond Chandler, ikinci bölümde de Fight Club referansları geçti... Bakalım diğer bölümler neler getirecek...

Yakında size bir sürprizim var...

Yeniden yazmaya başlıyorum da öyle kuru kuru olmasın diye düşündüm. Malum devir ekonomik/yapısal kriz devri, zamanımız, kaynaklarımız değerli, boş boş okunmasın yazdıklarım diye öncelikle mümkün olduğunca okurlarımın ve hatta okurların çıkarına metinler kurmaya çalışacağım, yani okuduklarınız size mümkünse başka yapıtlar da okutturabilecek, hem de okurların hoşuna gidecek başka oyunbazlıklar da tasarlayacağım. Anlayacağınız yakında okur olmanız size karınca kararınca birtakım katkılarda bulunabilecek. Tabii tüm bunlar büyük ölçüde benim zihnimde oluşan hezeyanlar, ama şurada burada birkaç hezeyanlı kişiyle, işletmeyle vs. anlaşıp neden hep beraber etrafımızı değiştirmeye başlamayalım ki?! Sürprizi açıklamadım ama sürpriz yapacağımı açıkladım ya, bu da başka bir hezeyan zaten. Neysah!:..

Üç vakte kadar görüşürüz...

12 Ekim 2009 Pazartesi

Birikmiş kitaplar...


Hayatın içindeki telaş artınca okunacak kitaplar bir yerde yığılıyor, bir masanın üzerinde, kütüphane raflarında, yatağın yanıbaşındaki komodinde, orada burada... İki ay önce taşınınca eşyalarımı düzenli tutmaya niyetlendim, ancak bu düzen meselesinde biraz suyunu çıkarmış olmalıyım, çünkü on beşi aşkın senedir kâğıtlara yazmış olduğum tüm notları bilgisayara geçirip adamakıllı istiflemek niyetiyle giriştiğim çabanın boyutlarını kestiremediğimden hâlâ günde otuz-kırk sayfayı dizmekteyim. Kabaca 2009 boyunca bu temponun süreceğini hesaplıyorum, bitirdiğimde haber veririm.

Tabii bu süreçte biriken kitaplara da arada bir kafamı dağıtmak için el atıyorum. Bunların kısa bir listesini vereyim, diyelim ki ilk beş:

1. Ayfer Tunç, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi. Şu anda okuduğum enfes bir panoramik çağdaş masal. Yılankavi bir anlatı. Ortalarındayım ve hiç şaşmadan günde yirmi, yirmi beş sayfa okuyorum ve çok eğleniyorum.
2. Douglas Coupland, Generation A. Geçen haftalarda Robinson Crusoe 389'un önünden geçerken vitrinde görüp alelacele kapmıştım. X Kuşağı'nın yazarından arılardan sonraki dünya hakkında öngörüler...
3. Roberto Bolaño, 2666. Bugün aldım ve hemen okuma listemin ön sıralarına yerleştirdim. Daha önce hiç Bolaño okumadığım için heyecanlıyım. Ayrıca tuğla kalınlığıyla bana meydan okuyor. Elimdeki İngilizce nüsha 898 sayfa. Şilili serseri yazarın ölmeden önce tamamladığı son romanı.
4. Yaşar Kemal, Karıncanın Su İçtiği. Büyük ustanın Bir Ada Hikâyesi'ne geçen ay başlamıştım, hemen yapıtın çıkmış olan diğer iki cildini de istetiverdim, Gergedan Kitabevi'nden. Sağolsunlar hemen getirdiler, ancak ilk cildi bitirdikten sonra bunu ve devamı Tanyeri Horozları'nı henüz bekletiyorum. Eğer daha heyecan verici yapıtlar araya girmezse yakınd başlayabilirim umarım.
5. 11.B. Yani bienalin metinleri. Daha çok nesne kitap olarak ilgimi çektiği için aldım, bir de sevgili dostlarım İlkay ve Emre'nin emekleri için. Elbette başka dostlar da işin içinden çıktı. Ama itiraf edeyim, henüz bienal sergilerini gezmedim ve endişelerim sadece metinlerle yetineceğim yönünde, umarım haksız çıkarım.

Bu listeyle yeniden aktif olarak bloglamaya geri dönmeyi de umuyorum. Bakalım artık...

15 Eylül 2009 Salı

Koşmak İsteyenler 1 - Eddie Izzard


Çok geç haberdar oldum Eddie Izzard'dan, tam olarak Across the Universe filmindeki kısa ama uçuk rolü dikkatimi çekti, biraz araştırınca Britanya'nın yetiştirdiği sağlam komedyenlerden biri olduğunu öğrendim. Öyle sulu zırtlak komedyen değil, entelektüel komedyenlerden... Bir bakıma Lenny Bruce, Andy Kaufman, Jerry Seinfeld... Meseleleri kimi zaman cinsiyet üzerine, kimi zaman popüler kültür, kimi zaman da evrim ve dünya tarihi... Boş değil kesinlikle.

Gelmiş 47'sine. Mesleğinde başarılı, Avrupa'da ya da Amerika'da turneye çıktığında şovu yok satıyor, gösterilerinin kayıtları da ilgi çekiyor. Peki neden kıyak bir yaşam sürmeyi, keyfini çıkarmayı seçmeyip de aylardır neredeyse her gün kilometrelerce yolu koşarak kat ediyor?

Tam olarak belirtmek gerekirse, antrenman sürecini saymıyorum, 7 haftadır, haftada 6 gün, günde 40 kilometreyi aşan bir maraton koşuyor ve hedefi iki aylık bir sürede 43 maraton koşmak. Sebebi, Sport Relief adı verilen yardım organizasyonuna bağış toplamak. Nereden bakarsanız çatlaklık bu diye yorumlayabilirsiniz, ama işte bu çatlaklar dünyada fark yaratıyor, hem mesleki alanlarında, hem de insanlık için.

17 Temmuz 2009 Cuma

Ma Chère Christine Darbon-Doinel


Başka bir zaman diliminde ve başka bir mekanda olma imkânı sunulsaydı bana, 1960'lardan itibaren Paris'te bir sinefil olmayı tercih ederdim herhalde. Henüz yeni istim almış kalkınma hamleleriyle yeniden yapılanan Fransa'da, birtakım genç yönetmenler Cahiers du Cinéma dergisi ve Cinématheque etrafında toparlanarak yepyeni bir sinema dili oluşturmayı başarmışlardı. İşte bugünlerde o dönemin filmlerini izlemeye yeniden başladım.

François Truffaut'nun Les 400 Coups ile başlattığı Antoine Doinel serisinde en az Jean-Pierre Léaud kadar şık oynadığını düşündüğüm Claude Jade'a işte bugünlerde hayran oldum. Ne yazık ki bu hayranlığım karşılıksız çıkacak, ne de olsa 2006 yılında beyaz perdenin ölümsüzleri arasında yerini almış Mme Jade. Yine de elimizin altında en azından üç Doinel filmindeki, Baisers Volés, Domicile Conjugal ve L'Amour en Fuite, performansı yer alıyor, yaklaşık kırk yıllık sanat hayatındaki sekseni aşkın yapıtı saymıyorum bile.

14 Haziran 2009 Pazar

Aletler Bizi Mülayim Yapıyor...

"Teknoloji belli bir düzeye eriştiğinde incanlar kendilerini suç işlemiş gibi hissetmeye başlarlar. (...) Peşinde birileri vardır, bilgisayarlar belki, makine polisler. Araştırılmaktan kurtulamazsın. Seninle ya da tüm varlığınla ilgili bilgiler toplanmıştır veya toplanmaya başlanmıştır. Bankalar, sigorta şirketleri, kredi kurumları, vergi müfettişleri, pasaport daireleri, rapor servisleri, polis kurumları, istihbaratçılar. (...) Aletler bizi mülayim yapıyor. Onlar suçlu olduğumuzu belirten bir kâğıt çıktısını etrafa dağıtırlarsa suçluyuz demektir. Ama bu daha da derinlere kadar uzanır, öyle değil mi? Sadece varlığı, kanıtı, teknolojinin inanılmaz zenginliği bize suç işlediğimiz duygusunu vermeye yeter. Sadece bu şeylerin bu kadar yaygın oluşu bile. İşlemcilerin, tarayıcıların, sınıflandırıcıların. Bunlar kendimizi suçlu hissetmemiz için yeterli. Ne muazzam bir ağırlık! Ne karmaşık programlar! Ve bunları bize açıklayacak kimse yok."

Don Delillo'nun 1978 tarihli Koşan Köpek adlı romanından Gürol Koca çevirisiyle...

3 Mayıs 2009 Pazar

Şirket Nevrozu

"Şirketle; aile üyelerinden biriyle, örneğin bir anneyle kurulabilecek kadar karmaşık ve anlaşılmaz ilişkiler yaşanır. Aynı zamanda hem iyi, hem kötü, hem koruyucudur, ama dolandırıcı ve hadımlaştırıcıdır da. Şirket sizden zaman ve mekânla sınırlandırılmış bir çalışma ister sadece, fakat size hep daha fazlasını talep ediyormuş gibi gelir. Orada durmakla yetinir, ama hep bir şeyler daha yapılmasını bekler gibidir. Sadece bir fabrikanın değil, bir hayvanın ve bir insanın karşısında da, böyle bir şeye kayıtsız kalınamaz. Bu durumda her an onu sevebilir ya da ondan nefret edebilirsiniz. Her iki durumda da, onun tutsağı olursunuz. Sürekli, sonunda sizi kabul edeceğini, hatta seveceğini umut eder durursunuz. Bu da sizin kendinizi sevmenizi sağlayacaktır! Ama bu mümkün değildir, bunu bilirsiniz! Bunun üzerine sizi sevmemesi için elinizden geleni yaparsınız! Böylece bunu onun başına kakabileceksinizdir! Bu durumda ona duyduğunuz öfke haklı bir nedene dayanacaktır! Ve ona savaş ilan ederek sonsuza kadar döner durusunuz. İşte nevroz dedikleri şey bu. Tam bir kısırdöngü."

[François Vigouroux, Bizi neden terk ettin sayın başkan?, Çev: Işıl Özcan, Ayrıntı Yayınları]

Beltane - Kelt 1 Mayısı


Alternatif 1 Mayıs Bayramı önerisi: Keltler, paganlar ve wiccanlar için genellikle 1 Mayıs'ta kutlanan Beltane festivali Türkiye'de de kutlansın. Hatta önümüzdeki sene Taksim'de... Yerse... Böylece toprağın doğurganlığının kutsandığı bu günde biber gazlı, robocoplu, demir bilyeli kendimize özgü kutlama ritüelimizin yerini şenlik ateşli, renkli bedenli, orjili bir kutlama ritüeli alır, fena mı olur? Yerse... (Tabii zamanımızda devlet görevlilerimizin bir kısmından duyduğumuz, 'satanistlerde isterse' gibi ayrımcı replikleri unutmuş değilim. Satanist de istesin, ne olur? İsteyenin bir yüzü kara...)

Bandista - Mayısın müziği


Güzel çocuklar, güzel müzikler, keyfimiz yerinde, aklımız başında... İster devrime koşanlar, ister güneşi bekleyenler, kimisini barikata, kimisini dansa çağıran bu müziklere bir kulak kabartın. Bandista diyor ki, de te fabula narratur, senin benim hikayemi anlatıyorlar.

13 Nisan 2009 Pazartesi

Gına

Bu uyutmacadan sıkıldım iyice. Başlangıçta inandırıcı geliyordu, bir zamanların karanlık işlerle anılan isimleri normal karşılanıyordu, ama zamanla işler çığırından çıktı sanki.

Bir ya da iki ayda bir sabah uyandığımda manşetlerde yeni bir dalgadan bahsediliyor ve gözaltına alınan prestijli isimler sayılıyordu. Savcıların talimatlarıyla bir sürü insan toplanıyor, ülkenin en gizemli soruşturmasına dahil ediliyordu. Dalga sayısı arttıkça göz altına alınan insanların saygınlığı da artıyordu sanki. İlk baştaki gibi ağzından köpükler saçan çeşitli ırkçıların ya da gerçekten darbe heveslisi olabilecek asker emeklilerinin yerini profesörlerin, gazetecilerin ve laiklik sempatizanlarının almasıyla işler daha da çığırından çıkmış izlenimi vermeye başladı. Hükümetin muhalefete karşı baskı yapmak için bu soruşturmaya destek verdiği izlenimi alenen oluşmaya başladı. Ne zaman ülkenin gündemi tükense, pat diye yeni bir soruşturma dalgası, gözaltı dalgası. Açıkçası çok riskli bir tiyatronun can yaktığını düşünür oldum.

Bu durum da çok can sıkmaya başladı. Artık bu meselenin gün geçtikçe herkese atılacak bir çamur kıvamına geldiğini görüp ürker hale de geldim. Sabaha karşı operasyonların yapıldığı bir ülkede yaşıyor olmak, sadece ürkütmüyor, moral bozuyor. Artık bir toplumsal barışın yapılmasını arzuluyorum. Bir zamanlar demokrasi dışı düşünceleri olan kim kaldıysa dışarıda, kabullensin ülkenin normalleşmesi gerektiğini ve hem hükümet hem de laiklik yanlıları, darbe masallarını rafa kaldırsınlar.

Yeteri kadar saçmalandığını hissediyorum. Tıpkı son Galatasaray-Fenerbahçe derbisinin gösterdiği gibi, oynanacak futbol kalmadığında başarısız gözükmemek için saçmasapan şiddet oyunları sergileyen futbolcuların ve komplo söylentileri çıkaran yöneticilerin artık her iki takım taraftarı tarafından da küçük görülmesi ve destek bulmaması durumunda olduğu gibi, şu Ergenekon meseli de halk tarafından küçük görülüyor ve destek verilmiyor. Obama çılgınlığının, ekonomik müjdelerin sona böyle erdirilmemesi gerekiyordu, güzel bir Nisan gününde.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Bir Kutu-adama Silah Doğrultulmaz...

"Aslına bakılacak olursa, kutu yapmak öyle uzun boylu bir iş değildir (ihtiyaç halinde bu iş bir saatten az sürer). Ama kutuyu taşımaya başlamak ve kutu-adam olmak çok cesaret gerektirir. Ne olursa olsun denerek bu anlamsız kutu kafanın üstünde sokağa çıkıldığında, kutu-adam haline gelinir. Yani ne adamsınızdır artık, ne de kutu. Bir kutu-adam tıpkı yılanlar gibi, hoş olmayan bir zehir taşır. Aynı şekilde, ininde halka sergilenen bir ayı-adam veya bir reklam afişi üzerinde bulunan bir yılan-kadın da belirli dozda zehir salgılarlar, ama bunlar bir giriş bileti karşılığında hemen etkisini kaybederler. Oysa kutu-adamın zehrini salgılaması bu kadar basit bir sorun değildir."

(...)

"A.'nın tek hatası, kutu-adam olma konusunda bir başkasından daha bilinçli olmasıydı. Onunla alay edemezsiniz. Bir kere bile olsun, kimliği belli olmayan insanlar için var olacak, kimliği belli olmayan ve kapıları fark gözetmeksizin herkese açık olacak bir şehir hayal ettinizse; kendinizi bir kere bile olsun, yabancı insanlar arasında, savunmaya gerek duyulmayacak bir şekilde, amuda kalkıp yürüyebileceğiniz veya kimse bir şey demeden sokakta uyuyabileceğiniz; yeteneğinizle gurur duyuyorsanız şarkı söyleyebileceğiniz ve bütün bunları yaptıktan sonra, arzu ederseniz o kimliği belli olmayan kalabalığa karışabileceğiniz bir şehirde düşündünüzse, kayıtsız olamazsınız, zira siz de her zaman onunla aynı tehlikelerle karşı karşıyasınız.
İşte bu nedenle, hiçbir zaman bir kutu-adama silah doğrultmamak gerekir."

[Kobo Abe'nin Kutu Adam adlı romanından... Türkçesi Ahmet Gürcan, Remzi Kitabevi'nden 1993 yılında yayımlanmıştı.]

7 Nisan 2009 Salı

L'aquila depremi

Gecenin bir vakti, muhtemelen huzur dolu bir uyu sürerken, yer kıpırdanmaya başlar, gittikçe şiddetlenen sarsıntı uyandırır, güven yuvası evin üzerine yıkılmadığına dua edersin, eğer gerçekten şanslıysan. Daha önceden televizyonda başka şehirlerdeki yıkımını görmüşsündür, acırken bile kendine kondurmakta zorlanırsın. Ta ki, senin şehrini, kasabanı, köyünü de vurana kadar. Dünyanın kendi ritminde, insanları hiç kaale almadan yarattığı sarsıntılar, insanların binbir emekle kurdukları düzenleri paramparça edercesine etkiler; ta ki yeniden kurana kadar, belki de binlerce bina eksik, binlerce can kaybolmuş...
2009 Nisan ayında, eski kıta Avrupa'nın görece genç toprakları İtalya'da 6,3 şiddetindeki bir deprem, l'Aquila kasabası başta olmak üzere, binlerce binayı bir daha oturulamaz hale getirdi. İlk günün bilançosu, 150'nin üzerinde ölü, 1500'ün üzerinde yaralı, 50.000'in üzerinde evsiz. Henüz bu satırları yazdığımda artçı sarsıntılar devam ediyordu. İddia odur ki Etna Yanardağı'ndaki faaliyetler ile, bu depremlerin bir bağlantısı vardır. Aynı gün Endonezya'da bir uçak da düşünce, dünyanın hareketlerinin külliyen insanoğlunun hareketlerine müdahalesini daha iyi görebildik. Biz insanlar, sadece bu dünya üzerindeki varlıklardan biriyken, ne kadar da yanlış yere gurur yapmışız uygarlığımızdan, yine anladık.
Yine de umutsuzluğa kapılmaya hiç gerek yok. Hatta olup bitenleri değerlendirdiğimizde, insanoğlunun ölümlülüğüne rağmen kazançlarını görebiliriz: Enkaz altında kalanlara yardım eden ekiplerden, o güne kadar sahip olduklarını yitirenlere yardım edenlere; evleri yıkılmayanların duruşlarından, acı dolu insanların metanetine kadar insanın gücüyle ilgili pek çok fikir edinebiliriz İtalya'daki bu depremden. Benim ulaştığım en önemli yargı, depremin dünyanın sonu olmadığı ve insanların mümkün mertebe bu depremi olağan karşılamaları. Yoğun olarak etkilenmeyen pek çok insanın arka planda düzgün bir biçimde hayatlarına devam ettikleri görülüyor bu fotoğraflardan. Aynı şekilde yardım mekanizmalarının da hızla işletildiği anlaşılıyor. Kaos söz konusu değil, mümkün olduğunca düzenli bir şekilde sorunlarla başa çıkılıyor anlaşılan. Yıkım tahmin edilmeyen bir boyutta olabilir, ama metanetle yıkımın karşısına geçiliyor anlaşılan.
1999 Ağustos'unda Yalova'daydım, öncesinde ne Erzincan'daydım ne de Adana'da, sonra Düzce'de de değildim. Büyük bir depremin şokunu yaşadım, yıkımı gördüm, tepkiyi algılamaya çalıştım. O zaman profesyonellik yoktu ortada, kim elini atarsa o yardım ediyordu. İnsanlar büyük ölçüde panik yaşadı, yıkıma maruz kalanlar doğal olarak, ama yardım mekanizmalarının da iyi işletildiğini kimse iddia edemez. Sonrasında elbette AKUT ve benzeri mekanizmalar belli standartlar getirdi, ama ne kadar yeter hala tartışılır. Profesyonel yardımları, şahsen çok analiz edemem; ama sıradan insanın tepkilerini İtalya depremiyle karşılaştırdığımda, Türkiye'deki depremlerin sıradışılığının daha çok vurgulandığını görüyorum. İtalya'dan aldığım ders şu olacak: Eğer ben etkilenmediysem depremden ve profesyonel yardım mekanizmalarında yer almıyorsam, hayatımı normal olarak sürdürmeye gayret etmeliyim; bahane haline getirmemeli, dünyanın sonu geldi psikolojisine girmemeliyim. Doğanın ve dünyanın güçlerinin farkında olarak yaşamalıyım.

5 Nisan 2009 Pazar

20. yüzyıla övgü...


20. yüzyılın üzerinden 10 yıl geçti neredeyse, ama yine de o yüzyıla aitmişim gibi hissediyorum kendimi. Üstelik o yüzyılda sadece yirmi üç yıl yaşadım, son çeyreğinde. Ama değerlerim, dünyaya ve şeylere bakışım büyük ölçüde o yüzyılda şekillendi. Üstelik Reagan, Bush, Clinton üçlüsüyle; Evren, Özal, Demirel üçlüsünün etkisi altında. Çocukluk, ilkgençlik ve gençlik yıllarım o yüzyıldaydı. İlkokul, lise ve lisans eğitiminin ilk beş senesi (neredeyse tamamı, sonradan derslere girmem gerekmemişti) söz konusuydu. Müzik olarak da, şahsen, Glam Rock, NWOBHM, Hard Rock, Thrash, Heavy Metal, Speed, Hardcore, Doom, Grunge, Modern Rock, Alternative Rock, Brit Rock, Indie Rock sıçramalarını yapmıştım. İlk albümüm o yüzyılda Poison'a aitti, 1994'te Metallica konserine gitmiştim, 1996'da Pearl Jam, 1998'te Rolling Stones. Yüzyılı Taksim meydanında Athena konser verirken bir uçtan öteki uca kat ederken bitirdiğimi hatırlıyorum, sonra da Nişantaşı'nda birilerinin evine gitmiştim, evdeki insanlar çoktan uçuyorlardı. Douglas Coupland'ın X Kuşağı'nı, Elizabeth Wurtzel'in Prozac Toplumu'nu okumuştum, yine Coupland'ın Kız Arkadaşım Komada kitabını da okumuştum ve binyıl döngüsünde kıyamet bekliyordum. Berlin Duvarı'nın yıkılışı, SSCB'nin dağılışı, Yeltsin'in tanklar üzerindeki görüntüsü; İran-Irak Savaşı, Irak'ın Kuveyt'i İşgali ve Irak çöllerinde yanan petrol boruları görüntüsü; Uğur Mumcu'nun öldürülüşü, Tansu Çiller zamanındaki devalüasyon ve Değirmendere'deki denize gömülmüş sahil yaşamının televizyon kanallarına yansıyan görüntüsü şu anda zihnime üşüşüyor. Spectrum 16K ile bilgisayarla tanışmıştım, Commodore 64, Amiga 500, 8088 PC derken Pentium bir masaüstüyle yüzyılı kapatmıştım. İlk cep telefonum hantal bir Motorola'ydı ve 1998 yılında o zamanki sevgilimle rahat iletişim kurabileyim diye edinmiştim, sonra iletişim kazası sonucunda ayrılmıştık. Çizgi filmlerim Voltron, He-man, Clementine... Dizilerim Mavi Ay, Beverly Hills 90210, Friends... Film serilerim Geleceğe Dönüş, Terminatör, Üç Renk... Favori yönetmenlerim Spielberg, Kusturica, Fincher... En çok kitabını okuduğum yazarlar Enid Blyton, Milan Kundera, Paul Auster... Eskittiğim ve bir ikincisini aldığım albümler Achtung Baby, Nevermind, Ten, Wish, Metallica, Use Your Illusion II, Blood Sugar Sex Magik idi...

Peki bu gece, durupdururken, neden nostalji katarına binmiş durumdayım? Gün boyunca Deep Purple'dan Whitesnake'e doğru ilerleyen David Coverdale'in doğduğum yıl kaydettiği solo albümü Northwinds'i dinlediğim için olmalı...

4 Nisan 2009 Cumartesi

Yalıyar

"Bir gün, yalıyarda Meaume elini kadının omzuna koydu. Kadın elini hemen itti. Meaume uçuruma yaklaştı; yalıyarın dibindeki dev dalgalara baktı. O zaman Marie, gravürcü Meaume'a dedi ki: 'Ben, bağışlamak gerek. Memelerim okşandığında hemen kadın olmanın acısını çekiyorum. Buradaki bütün kadınlar böyle yaratılmış.'
-Trognon da mı?
-Trognon da.
Hemen ardından, daha alçak sesle: 'Kuşkusuz bilmiyorsunuz ama bu dünyada yaşayan kadınların genellikle kötü bir anısı vardır,' diye ekledi.
Ve sustu.
'Susmayın, susmayın. Bana bir şeyler söyleyin,' dedi Marie.
Ağlıyordu.
Meaume kadının elini tuttu. Marie hemen elini çekti."

[Pascal Quignard'ın Roma'daki Teras adlı yapıtından, Osman Senemoğlu çevirisi, Sel Yayıncılık.]

24 Mart 2009 Salı

So Say We All...


Televizyon kendi efsanelerini yaratıyor... Edebiyat ve diğer sanatlar da efsaneler yaratır, ama televizyon dizileri apayrı bir fenomendir. ABD kültürünün en önemli kaynaklarından biri olarak televizyonu ve dizilerini kabul edebiliriz; diğer ülkeler de televizyona yatırım yapsa da, hem teknik hem de içerik açısından ABD en güçlü, köklü ve etkili olanlarından biri.

Biz Türkiye'de uzun yıllar TRT-1 tarafından dünyadan çeşitli dizilerle tanıştırıldık. 1980'lerden öncesini şahsen bilmiyorum, ama 80'lerin efsaneleri Dallas, Hanedan gibi pembe dizi kıvamındaki aile dramları, Cosby Ailesi, Muhteşem İkili, Charles İş Başında gibi durum komedileri, Kara Şimşek, Uzay Yolu, Ziyaretçiler gibi aksiyon ya da bilim-kurgu dizileriydi. Özallı yıllarda kültürümüzün Ceyar tarafından da şekillendirildiğini söyleyebiliriz...

Zamanla televizyon dünyası çok değişti, yayıldı, özelleşti, çeşitlendi. Ama yine de bazı diziler efsane olmaya devam ediyor. Bugün Lost, Heroes, Sarah Connor Cronicles gibi aksiyon/bilim-kurgu/dram dizileri milyonlarca izleyiciye ulaşıyor. Üstelik sadece televizyon kanallarında yayımlanarak değil, dvd'ler, internet yayımları, kitaplar, her türlü yan ürün kullanılarak da. Artık bir diziyi izlemek için TRT-1'in yayın saatini beklemiyoruz, her birimiz kendi zamanında ve kendi koşullarında izliyor. Bu ilginç durumlar yaratabiliyor tabii: İzlediğimiz dizi hakkında dedikodu yapamıyoruz gönül rahatlığıyla. Benim izlediğimi bir başkası henüz izlememiş olabilir, ben de onun geldiği yerde olmayabilirim. Dolayısıyla yeni zamanda efsaneleri bambaşka kat ediyoruz.

Bu nedenle içeriğinden, olup bitenlerden, detaylarından bahsedemeyeceğim bir efsaneyi kat etmiş olduğumu tarihe not düşmek istiyorum: Battlestar Galactica (Reimagined). Kesinlikle televizyon tarihinde yerini alacak bir dizi oldu; uzantıları devam edecek: The Plan, Caprica. 1970'lerin sonlarında çekilmiş olan ilk Battlestar Galactica'yı hatırlamasam da, 2000'lere damgasını vurmuş olan bu diziyi hep hatırlayacağım. Bu nedenle şanına yakışır bir şekilde BSG'ye veda etmek istedim: So say we all...

17 Mart 2009 Salı

Bir Kahve Salonunda


Kimsenin ilgilenmeyeceğini bilerek geldim. Caz müziği, rahat koltuk ve kahve eşliğinde okuyup yazmak için. Şehrin sunduğu imkanlardan biri de bu tarz mekanlar. İnsanların gözü size dikilmeden istediğiniz kadar vakit geçirebilirsiniz.

Yayıldığı için şeytanlaştırma eğilimi gösteririz bu tarz yerlere... Kötü gözlerle bakanlar, bu mekânların varlığından hoşnut olmayanlar, bu tarz yerlerin kendi kültürlerine tehdit oluşturduğunu düşünenler az değildir. Peki tam olarak nedir şu anda bu mekânın oluşturduğu tehdit?

Konforlu bir mekânda, özellikle dikkat çekmeye çalışmayan bir müzik çalarken farklı tatlarda kahve ve diğer içecekleri tüketebilir, farklı yiyecekleri yiyebilirsiniz. Kimse sizi taciz etmez, rahat edersiniz. Gündelik hayatın farklı konularında ahkâmlarını size sunmaz, garsonlar, başınızda taciz yürüyüşleri yapmazlar. Yiyecekleri ve içecekleri standarttır, beğenir ya da beğenmezsiniz, ama sizi hayal kırıklığına uğratmazlar. Bir zincir mağazadır elbette, ama gerek diğer zincirler gerekse de lokal mekanlar aynı ya da benzer hizmeti sunabilir. Yerel mekânları ortadan kaldırmaları riski elbette vardır, ama insanlar yerel mekânları gerçekten severlerse zaten onları boşlamazlar ve onlar batmazlar. Bazı lokal işletmelerin kapanma sebebi hizmet atmosferinde yaşadıkları sorunlardır, yoksa daha güçlü ve daha çekici birinin mahalleye gelmesi değil.

[Yukarıda yazdıklarımı bir Starbucks'ta yazdım. Meselenin 'kapitalist' yanına girmedim, sadece orada bulunma anında edindiğim izlenimlerden hareket ettim. Bir deftere yazdım onları, şimdiyse yeniden yazıyorum bloga. Zihnimde sanırım geleneksel mekânlarla modern mekânlar arasındaki karşılaştırmalar, bir de yerel işletmeler ile küresel işletmeler arasındaki karşılaştırmalar dönüp dolaşıyor olmalı. Emek sömürüsü ya da çevre meseleleri açısından bakmadım, bakacak malzemem de yoktu elimde. Müşteri konumunda içeri girdiğinizde elbette size kahve tarlalarındaki koşulları ya da başka tatsız durumları anıştıracak herhangi bir görüntünün esamesini sunmazlar. Bunların varlığını da ya gidip görenlerden dinlersiniz ya da hikâye olarak yazanlardan, belki en fazla filmini izlersiniz. Ama şu kahve denen meretin, Sumatra'da, Kenya'da ya da Brezilya'da gerçekten hangi koşullarda üretildiğini hangimiz kendi gözlerimizle gördük? Eminim köşebaşındaki Kurukahveci Efendi'nin kahvesi de Starbucks'ın kahvesinin arkasında yatan sömürü koşullarına benzer koşullarda üretilmiştir. Bu hayatın acı gerçeklerinden biri, gündelik hayatta tükettiğimiz malların çok ama çok büyük bir bölümünün üretim koşullarına bakmaya dayanamazsınız, ama onları üreten birileri var, yoksa biz onları tüketemezdik. Yoksa siz kot giymiyor musunuz?]

14 Mart 2009 Cumartesi

Panik Yok! Herşey Kontrol Altında! Önce Kadınlar ve Çocuklar!

Sanat hayatın içine karışınca tabii işler zor oluyor. Sanatçı ne diyorsa onu tam da dediği gibi anlamaya çalışanlar ile bambaşka anlayanlar birbirlerine karışıyorlar. Yanlış anlamalar ortaya çıkıyor. İnsanlar tam olarak birbirlerini anlamazlar zaten, çoğu zaman ya anladıkları kadarını kabullenirler, yaklaşık sonuçlarda kalırlar, ya da anladıklarını sanarlar, yaklaşık sonuçlarda yanılırlar.

Ama yine de kimi zaman gereksiz paniklere yol açabiliyor bazı sanat yapıtları. Tecrübeyle sabit oldu: Bir önceki metin, Kanyaşları, bir-iki ufak yanlış anlaşılmaya yol açtı. Bunlar da yuvarlanıp çığ haline gelmeden düzeltildi, sanırım. Ama yine de hatırlatıcı bir uyarıya gerek var:

Buradan özellikle ailelere sesleniyorum, çocuklarınızın sanat eserlerine bakarken lütfen onları hayatları sanma yanılgısına düşmeyin! Biliyorum, gizli gizli çocuklarınızın günlüklerini okumaya, arkadaşlarıyla tanışmaya, izledikleri filmleri izlemeye, oturdukları yemekleri yemeye alıştırılmışsınız; sevgiyle karışık kontrol zihniyetiyle onlardan sorumlu olduğunuzu sanıyor, sansüre boğuyorsunuz; biliyorum iyi niyetlisiniz, ama kazların ayakları hiç de sandığınız gibi olmayabiliyor.

Sanatın en güzel işlevi, gerçekleştiğinde oldukça yıkıcı sonuçlar yaratacak bazı durumları simüle ederek kişinin deşarj olmasını, tatmin olmasını, denemiş olmasını sağlamasıdır. Depresif olmaya eğilimli kişiler, sanatla uğraşsın uğraşmasın, depresif olmaya eğilimlidir; ama sanatla uğraşanları, en azından sanatın dönüştürücü gücünü kullanarak, düşünüyor, sorunlarla başa çıkabiliyor, kendilerini kontrol altında tutabiliyorlar.

Kanyaşları
gibi bir metinde kişi metaforik olarak duvara yumruk attığını hissediyor olabilir, ama bu onun illaki duvara yumruk attığı anlamına gelmez, ha atmışlığı vardır zamanında, gerçi bu da bambaşka bir hikaye. Diyeceğim odur ki, aman ha sanatı gerçek, gerçeği sanat sanmayın; her okuduğunuza inanmayın; bazen de koyverin gitsin yahu, çünkü güneş her gün yeniden doğuyor hâlâ ve bir gün yağmur varken ertesi gün olmayabiliyor, yeteri kadar beklerseniz her ikisini de görebilirsiniz.

10 Mart 2009 Salı

Kanyaşları

Öfke katılaşıyor, yumruklarından akan kanyaşlarına dönüşüyor... Tekrar sükutuhayal... İçine doğru bir katman daha sarıyorsun... Her gün tekrar ettiğin hata: yaşam! Boşluğu neyle dolduracağını bulamadığın zaman, kendini yakıyor, küllerini dolduruyorsun... İlaçlar, eşyalar, boşa akan sözler... Hiçbiri kurtarmayacak... Sonunda kıracaksın içindeki acil durum camını, yaracaksın acını, akacak zehri... Damarlarında kaldıkça tıkayacak seni yalnızlığın... Vitrinden gözucuyla bakan ahali, almak ister misiniz gerçekten terk ettiklerinizi geri? Sosyal ağlar sonsuza kadar... Ben de...

7 Mart 2009 Cumartesi

Güzel Bir Gün... dü...


Beklenmedik bir hava, hareket özgürlüğü, dostluğunu esirgemeyen yaratıcı insanlar ve havada uçuşan fikirler, açılımlar, deneyimler... Bazı günler güzel geçiyor, kabul ederim. Onlardan bir gün oldu, eve döndüm ve durulmak istemiyorum... Uykuya yatıp yaratıcı kanalımdan akanları rüyaya ve kabusa dönüştürmek yerine kayda geçmek istiyorum...

Dans videosu izledim bugün, facebook denen sosyal ağın bir nimeti oldu. Eskiden nasıldı enformasyon dolaşımı, bugün nasıl, karşılaştırma yapmaya hala gerek var mı, bilmiyorum, ama her gün internete girdiğimde, sosyal ağa bağlandığımda, ilham verici pekçok görüntüyle ve yazıyla karşılaşabiliyorum. İşte bugüne düşen La La La Human Steps adlı dans grubunun bir performansıydı. Amelia adlı bir performanslarından altı-yedi dakikalık bir kesit. Etkileyici geldi, etkilendim ve hem etkilenme olgusu üzerine hem de genel olarak performans sanatlarıyla yaratı sanatları arasındaki farklar üzerine düşünmeye başladım.

Bir süredir bir alışkanlık oturtmaya çalışıyorum. Günde dört saatimi yazmaya ayırmayı başarmak istiyorum. Defterler aldım kendime, onlara her türlü düşünceyi, fikri, anlatıyı yazıyor ve birikmelerini izliyorum. Henüz yazdıklarım arasında bir bağ yok, bir süre sonra onların arasındaki bağı görürüm ya da oluştururum diye düşünüyorum. Ama elimde bunu yapabileceğim bir yekün olmalı. Yazmayıp sadece aklıma gelen fikirleri not aldığımda, olmadığını biliyorum artık. Bir de bunu deniyorum.

Bu süreçte yazarken bilgisayar kullanmıyorum, bilerek. Çünkü bilgisayara yazmak, artık doğrudan yayımlanabilir metinler oluşturmak anlamına geldi benim için. Bir performans oldu. Mesela bu blog, anında yazılıyor, nadiren yazılmış olan değiştiriliyor, bu da ancak daha iyi bir ifade için yapılıyor. Tabii ki eskiden yazdığım yazıları koyduğum da oluyor, ama o yazıların da çoğunlukla bilgisayarda tek seferde yazıldıklarını belirteyim hemen. Kısacası benim için bilgisayarla yazmak, hemen yayımlamak anlamına geliyor şu aralar, yani yazıyı performe ediyorum aslında. Ama yazının kareografisi (kompozisyonu) oldukça kötü olabiliyor bu durumda.

Bu çalışma temposunu yeni yeni oturtuyorum. Deftere yazdıklarım ilerde başka bir süreçten daha geçecek, onları başka bağlamlarda tekrar teğelleyeceğim, kayıtları istediğim şekilde yeniden montajlayacağım ya da yazdıklarımı yeniden yazacağım. Böylece daha çapraşık, daha incelikli bir yapıt oluşturma şansım var.

[Azımsanmayacak önemde bir fark da şu, bilgisayarla yazmanın ve yazmamanın: Bilgisayarda yazılanlar hemen dolaşıma çıkabiliyor, ama deftere yazılanlar bir kasaya emanet edilmiş gibiler, dolaşıma çıkarılmaları için başka bir işlemden geçirilmeleri gerekiyor.]

Yazı çok nadiren bir performans sanatı olabilir, daha çok bir yapıt sanatıdır. [Performans sanatı, bana göre, ön-prodüksiyon aşaması ne olursa olsun, "sahnede" (tiyatro salonu, gösteri merkezi, derslik, dans salonu, konser alanı, bar sahnesi, vb.) seyirciye karşı yaratma anlamına gelir; yapıt sanatı ise, yine bana göre, sanatçının yapıtını, yarattıktan sonra, seyircinin (okurun, izleyicinin, dinleyicinin, vb.) ulaşabileceği bir yere bırakması anlamına gelir.] Ama yapıt sanatı olmakla birlikte, canlı da kaydedilebilir.

Zor olduğunu kabul etmeliyim; daha doğrusu benim zorlandığımı kabul etmeliyim. Mesela, tam da şu anda, şu yazmakta olduğum metinden sıkılıverdim. Neyi niye anlatmak istediğimi unutmaya başladım. İlk paragrafta zihnim neyi arzuluyordu, şimdi ne halde, fark oluştu. İfadem zorlanmaya başladı, kısacası saçmalıyorum sanırım. Ama blog metinlerinin, şu "canlı" metinlerin güzelliği bu: Keyfimin başka bir kahyası yok, sizin de yok; ben istediğimi yazıyorum, siz katlanabildiğinizi okuyorsunuz. Asri zamanlar üretiminin temel noktalarından biri bunun altında yatıyor: Keyfimizin kahyası kendimiziz işte!

Oraya buraya dağıldım, ama geride kalan, bende, daha fazla sanata yer ayırma arzusu. Sanatı takip etmeye, sanat üzerine düşünmeye ve sanat icra etmeye (daha fazla yapıt, daha iyi tasarlanmış performans) daha fazla zaman ayırma. Böylece ekonomik üretim kısırlığımı estetik yaratım çabamla kapatacağımı düşünerek kendimi avutabilirim belki de. (Laf aramızda, herkes ekonomik üretim yapmak zorunda değil; daha iyi bir paylaşım sistemi içinde olsaydık zaten, ekonomik üretim yapanlar ile estetik yaratım yapanlar arasındaki roller daha adaletli/hakkaniyetli dağıtılabilirdi.)

Hamiş: La La La Human Steps'e geri dönülecek; muhtemelen Beslenme Kılavuzu'nda olacak; endişelenmeye gerek yok; tabii isteyen kendi izini sürer, ama üç vakte kadar daha tembeller ve hazırbeklerler için ayrıntılı bilgi ve link akışı sağlanacaktır. La La La Human Steps'le beni dolaylı yoldan tanıştırmış olan Pelin' teşekkürlerimi sunarım.

6 Mart 2009 Cuma

Bir Sevişme Edimi Olarak Okumak


"Gelelim iyi okura, o da kendi payına, tanımlanamaz derecede dehşet bir alandan çıkagelenlerle, bir métier ürününden başka bir şey olmayanları ayırt edebilecektir. Bir bakıma, en önemli ayrım -buna daha önce de değinmiştim- öykünün iç gerilimidir. İçerdeki yaratığın takınaklarının yoğunlaştığı büyük öykü üretmeye ya da öğretmeye yalnızca beceriler yetmez. Daha ilk tümceden varlığını sezdiren o sanrısallıktır okuru büyüleyen, ayaklarını yerden kesip çevresindeki kuru gerçeklikle bağını koparan ve çok daha yoğun ve çekici bir derinliğe çekip batıran. Bu tür bir öyküden bir sevişme ediminden çıkar gibi çıkagelir okur, çözülmüş, şaşkın, çevresindekileri zar zor anlayan, çoğun sırtından bir yük kalkmışçasına, kimi kez boyun eğen bir bakışla geri döndüğü dış dünyadan kopuk."

[Julio Cortázar'ın Son Raunt olarak Türkçeye Ayşe Nihal Akbulut tarafından çevrilen Último Round adlı yapıtında yer alan "Öykü ile Yakın Çevresi Üzerine" adlı metinden. Kitap 2009 başında YKY tarafından ilk defa yayımlanmıştır.]

17 Şubat 2009 Salı

Day After Yesterday

Kabul ediyorum, kendisiyle çok geç tanıştım, ama bu ona aşık olmamı engellemedi, hem de zaman içinde güçlenerek. Üç-dört sene geçmiştir üzerinden, ilk olarak The Gathering'te söylerken, başlamıştı bu aşk. Hemen geçmişini öğrendim. Hiç konserine gidemediğime, onu canlı izleyemediğime yanıyorum. Daha sonra külliyatını tamamladım, misafir sanatçı olduğu projeleri de toparlamaya başladım. Onun bana tanıştırdığı her projeyi sevdim, bazılarıyla daha fazla ilgilendim. İki sene önce, grubuyla yeniden geleceğini öğrenmiştim ülkeme, ama kısmet olmadı, yollarını ayırdılar. Artık kendi projelerini yapmak istiyordu, kabullenmek gerekirdi bu gerçeği. Yeni projelerini takip etmek de keyifliydi açıkçası. Önce Agua de Annique'i kurdu, sevgilisi ve yeni arkadaşlarıyla birlikte; sonra misafir olduğu projeleri arttırdı, Arjen'le yeni bir Ayreon projesinde birlikte çalıştı, Within Temptation konserlerinde eşlik etti Sharon'a, hatta Moonspell'e bile. Air albümünü yayımladılar AdA olarak, sonra Danny Cavanagh ile akustik turneye çıktılar. The Gathering'ten ayrılan Anneke'nin oldukça üretken olduğunu kabul etmek lazım.

İşte şimdi, elimde Pure Air var, belki de ilk Anneke van Giersbergen solo albümü. Çok ilginç parçalardan oluşan bir toplama olarak da algılanabilir. Her bir parçası apayrı bir mücevher. Damien Rice'ın Closer filminde de kullanılan başyapıtı Blower's Daughter ile açılan, Alanis Morissette'in şaheserlerinden Ironic'in yorumunu barındıran, Ayreon'dan Valley of The Queen'i, Rubicon'dan To Catch a Thief'i, Within Temptation'dan Somewhere'i içeren muhteşem bir seçki. Düetler bol, Sharon del Aden, Danny Cavanagh, John Wetton, Niels Geusebroek ve benim en çok beğendiğim misafir Marike Jager ile... The Gathering sonrası Anneke'nin vurgusu, The Day After Yesterday'de...

Novel Adventures - Roman Maceraları

İnternet, televizyon dizisi, kitap, kadın dünyası... Hepsi iç içe girmiş... Demek bunu da yaptılar... Şaşırmamak gerekirdi, ama ne kadar kalacak ona bakmak gerek...

Novel Adventures, Amerikan CBS Televizyon Şebekesi'nin internet için hazırlattığı bir şıklık... Elbette işin arka planında bir sürü "ürün yerleştirme" söz konusudur (Saturn Hybrid arabaların doğrudan reklamını peşinen kabul ediyoruz zaten), ama biz tüketici/izleyici için çok da fark eder mi? Mesajları alalım, kendi keyfimize bakalım...

Los Angeles'a yeni taşınmış genç bir kadın (Huff ve How I Met Your Mother dizilerinden hatırlayabileceğimiz Ashley Williams) arkadaş edinmek için bir kitap kulübüne katılır; kitap kulübünün ciddiyetinden bunaldığı için, kulüp içi kulübe dahil olur: Sorumluluklarından bir süreliğine ayrılmak isteyen üç kadınla arkadaşlık kurmaya başlar ve kulüp saatlerinde keyif çatarlar. Üç kitapsız kitap okuru bayanı ise en çok Melrose Place'in Jo'su olarak hatırlayacağımız, son zamanlarda One Tree Hill'de de arzı endam etmiş Daphne Zuniga, Türkiye'deki kanallarda pek alışık olmadığımız Jolie Jenkins ve Kolombiyalı oyuncu Paola Turbay canlandırıyor.

2008 yılında beşer dakikalık sekiz bölümü yayımlanmış webdizisinden bahsediyorum aslında. Who Killed Kate Modern'den beri bildiğimiz, Türkiye'de ilk örneğinin -söylendiğine göre- Fox sponsorluğunda yayımlanan Proje 13 olan webdizilerden biri. Yeni bir medya alanı olan internet üzerine 20. yüzyılın en önemli medya biçimlerinden biri olan televizyon dizilerinin sıçraması, hiç de şaşırtıcı değil. Zaten son yıllarda pek çoğumuz asıl dizileri bile televizyondan değil de internet üzerinden bilgisayarlarımızda izliyorduk. Ama bugüne kadar bu kadar profesyonel olarak hazırlanmış salt bir webdiziye rastlamamıştım. Konusu bir yandan da Kitap Kulüpleri olunca elbette bu karşılaşmamı buraya aktarmak için koşturdum blogun başına.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Fran Kubelik

C.C. Baxter: Ayna...kırılmış.
Fran Kubelik: Evet, biliyorum. Böylesini seviyorum. Hissettiğim gibi gösteriyor beni.

Pazartesi sabahı, sabah sabah Fran Kubelik... Çocukluğumda bir huyum vardı: Evdeki video kasetlerinde yer alan filmleri defalarca izlerdim, en çok izlediğim filmlerden biri de Irma La Douce -Sokak Kızı İrma- idi. Yeşil çorapları ve kuçu kuçusuyla Shirley MacLaine ve sersem acemi polis Jack Lemmon'un aşkına bayılırdım. O zamanlar The Apartment'ın video kasedi yoktu evde, ama ne zaman televizyonda bu filme denk gelsem izlerdim. Sevdiğim bir ikilidir MacLaine ve Lemmon. Billy Wilder senaryosunu da yazıp yönettiği bu filmle 1960 yılında Oscar alırken, başrol oyuncuları ne yazık ki o senenin BAFTA ve Altın Küre ödülleriyle yetinmek zorunda kalmışlar. Hikâye aslında çok basittir: Devasa bir sigorta şirketinde alt kademe bekar bir çalışan olan C. C. Baxter (Lemmon) orta düzey yöneticilerden bazılarına apartman dairesinin anahtarını vermektedir, çapkınlıkta kullansınlar diye. Kendisi ofis binasının asansörcü kızlarından Fran Kubelik'ten (MacLaine) hoşlanmaktadır. Bir gün şirketin patronu Bay Sheldrake gariban sigortacımızı terfi ettirir, tabii ki meşum anahtarın kendisine geçmesi şartıyla. Üstelik apartmanımızın yeni müşterisinin damı, Fran Kubelik'in ta kendisidir. Evli patronun çapkınlığı müthiş bir kargaşaya yol açacaktır. Fran Kubelik hiç de alışıldık "aptal kız" portresi çizmez, akıllı gözükür, ama o da "kandırılmaktan" kendini alıkoyamayacaktır. Bir de, son zamanlarda Mad Men dizisiyle takip ettiğimiz 1960'lar New York iş ortamı atmosferinin orijinal hali bu filmde yer almaktadır.

10 Şubat 2009 Salı

Ivan 'Gattuso' Karamazov


Radikal gazetesinden öğrendim, Banu K. Yelkovan buradaki yaygın medyanın nasıl spor denince ağırlıklı olarak üç büyük İstanbul takımından bahsettiğini, ancak dünyanın farklı ülkelerinde sporun çok daha geniş mercekli haberlendirildiğini gösterdiği bir yazı yazmış, oradan. Simon Kuper'in bir yazısından öğrenmiş o da, nette araştırma yapınca El Pais gazetesinde yayımlanmış bir röportajda kendi ağzından da okumak mümkün.

AC Milan'ın hırçın olarak bilinen orta saha oyuncusu Gennaro 'Ivan' Gattuso maçlardan önce kendisini tuvalete kapayıp Dostoyevski okuyormuş.

3 Şubat 2009 Salı

Dönüşüm

Bu hayatta sınırlı zamanımız olduğunu ilk ne zaman fark etmiştik? Her kriz bize limitlerimizi öğretiyor. Normal zamanlarda su gibi geçen zamanın kriz anında nasıl genleştiğini, hiç bitmeyecekmiş gibi uzadığını krizin, tekrar ayağa kalkacak hale belki de hiç gelemeyeceğimizi ve o anda yok olabileceğimizi ya da aksak yaşama geçmiş olduğumuzu hiç fark etmemiş olamazsınız. İşte o anda tövbekarlık başlıyor, o güne kadar hunharca yaşamış olduğunuzdan dolayı bunların başınıza geldiğini düşünmeye koyuluyorsunuz ve hayatınızda değişiklik yapmaya kendinize (ya da kutsalınıza) söz veriyorsunuz. (Normal şartlarda, bir sonraki krize kadar da bu sözünüzü yavaşça unutuyorsunuz, eğer iradenizi kuvvetlendirmezseniz.)

Fark ettiğiniz anda değişimin artık dönüşüm olması gerektiğini, zahmetli bir sürece girmişsiniz demektir. Zahmet ne kadar büyük olursa olsun, yaşama arzusu ondan da yüksek olduğu sürece, katlanacaksınızdır. Haruki Murakami'nin uygun bir lafını eklemek istiyorum buraya: Maraton koşarken acı kaçınılmazdır, ama onu çekip çekmemek kişiye kalmıştır. Eylemleriniz ne kadar yorucu, yıpratıcı ve zor gözükürse gözüksün, onları yaparken yorulduktan sonra dinlenmek, yıpranmanın yanında onarımı da hayata dahil edebilmek ve zorluğunu hafifletmek size düşüyor yine. Umarım sevdikleriniz vardır ve yanınızdadır bu süreçte, aksi taktirde tekbaşınayken düştüğünüz umutsuzluk çok derin olabilir ve ancak sürünerek gün ışığına ilerleyen bir hayvana dönüşebilirsiniz.

Bir süre yazmadıktan sonra muhtemelen sıkıcı bir ahkamla tekrar yazmaya başlamak, uygunsuz gözükebilir. Ama kendi krizim ve kendi dönüşüm sürecim koskocaman bir dünya krizi ve dünya dönüşümüyle eşzamanlı oluyor. Bugüne kadar kanıksadığı yaşamı tek dönüştürmeye çalışanın ben olmadığını sanıyorum, bu nedenle bu süreçte üreteceğim ahkam belki birilerine de küpe olabilir.

Seri halinde değişiklikler yapsak da, bu değişikliklerin yerleşmesi ve sonuç vermesi zaman alacaktır. Bir zamanlar bir öğretmenim "her gün bir değişiklik" yapmaktan bahsetmişti, yeri geldiğinde bu kullandığınız çorabı değiştirmek olabilir, yeri geldiğinde mobilyalarınızın yerini değiştirmek. Böylece dinamik bir hayat alışkanlığı oluşturmak mümkün olabilir. Ancak değişikliklerin dönüşüm haline gelmesi çok daha uzun bir süreç. Başlattığınız yeni bir inisiyatif, diyelim ki sigarayı bıraktınız birdenbire, bir mücadele anlamına gelir ve hiç de kolay değildir istediğiniz gibi sonuçlanması. Sigaranın bedeninizde, zihninizde ve alışkanlıklarınızda oluşturduğu yapıyı bir anda yıkıp, onun yerine başka bir yapı inşa etmeniz için bir şeylere katlanmanız, bir şeylere sarılmanız, alternatifler üretmeniz gerekir. Eski yapının sağladığı keyifler ve görece güvenceler de sizi kendisine çağıracaktır durmadan, ayartmaya kapılmamak için gerekeni yapmak hiç de kolay olmayacaktır.

Ama eğer gerçeğin farkına varırsanız, tüm zorluklarına rağmen değişimi dönüşüme çevirebilirsiniz. İradenizin herşeyden üstün olabileceğini gördükçe, gerekenlerin boyutları ne olursa olsun, eylemeye devam edip, dönüşüme ulaşabilirsiniz. Gerçek elbette sizsiniz, ama bu dünyanın içindeki sizsiniz. Hem eşsizsiniz hem de herhangi birisiniz. Dünya sizin etrafında dönmüyor, ama bir tek kendi gözlerinizden görürsünüz dünyayı. Dünyanın içinde, kendi hayatınızın aktörü sizsiniz ve diğer senaryo yazarlarının siz biçtiği rollerin yerine kendi rollerinizi yazabilirsiniz, ne kadar zor olursa olsun.

Ahkamın "self-help" türünü hiç sevmesem de, pozitif bir dalgaya kapıldığımda ister istemez bu tarz notlar döküldü parmaklarımdan. Ama böyle işte...

21 Ocak 2009 Çarşamba

Durum Değerlendirmesi

İçedönük bir ahkam keyif vermiyor. İçimde fayda sağlama arzusu var ve arzu tehlikelidir. Fayda sağlamak adına yönlendirici ve baskıcı olmak istemiyorum. Boşa kürek de çekmek istemiyorum. Bu nedenle daha iyi düşünülmüş ve iyi değerlendirilmiş projeler planlamaya başladım. Bu süreçte bir süre aksama yaşanacaktır buraya düşen metinlerde. Ama yine de okumalara devam edeceğimden eminim. Çünkü okunacak çok şey var. Çünkü okudukça projeler gelişiyor, canlanıyor, ete kemiğe bürünüyor. Çünkü okudukça ancak varolabiliyorum.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Dünyadaki Kasveti Aralamalı


Kavurucu bir gerçekle başladı, yeniden yeni bir blogda yazmaya, eski komşum. Paçoz Notlar, bu dünyada kendimizi evimizde hissedip hissedemeyeceğimizi sorguluyor. Apartman komşum, şimdi dünya komşum, her birimizin birbirinin komşusu olabileceği bir dünyayı istiyor. Peki bu karamsar ve kasvetli günlerde mümkün olabilecek mi bu?

İki gün sonra, 19 Ocak günü, iki yıl geçecek Halaskargazi Caddesi'nde Hrant Dink'in hayatına katledilmesinin üzerinden. Ülkenin karışacağını anlamıştık o gün bir kere daha acı bir şekilde. İçimizdeki tüm kurtlar ortaya dökülmeye başladı bunca zamanda. Hiç de temiz olmadığımızı, hiç de asil olmadığımızı, topluca bir çürümeden mustarip olduğumuzu, paranoyamızın artık zaptedilemediğini, adamakıllı bir tedaviye ve belki de bir kapatılmaya ihtiyaç duyduğumuz her geçen gün daha fazla gösteren semptomla karşılaşıyoruz o günden beri.

Bir kısmımız daha insancıl, daha adil, daha yaşam dolu tepkiler vermeye çalışırken, beyaz berelilerin, eski subayların, siyasetçilerin ve gazetecilerin, nedense ağızlarından tükrük, ellerinden kan saçtıklarını düşündüğüm birtakım adamların yayılmaya başladıklarını gördüm bunca zaman boyunca. Katlin, nefretin, savaşın bir hastalık olarak yayılmaya devam ettiğini. Her hücreye sızarak dönüştüren bir kanser sanki kötücüllük. Her olumlu açılıma karşı verilen reaksiyoner bir andavallık. İnsanların yeniden kabilelerini hatırladıkları, başkalarının kabilelerini göstermeye can attıkları, kabile savaşları arzuladıkları bir dönem sanki içinden geçtiğimiz. Umuda tutunmak da istemiyorum üstelik. Karamsarlığım had safhada. Kine susamışlardan gına geldi.

Harfleri bile karartıyor bu ruh hali, bu kasvet. Günbegün medyaya bakmaktan utanır hale geldim. İnsanlığı tanklarıyla, yol kenarlarına serpiştirdikleri mühimmatlarla, bebeklerin ellerine verdikleri silahlarla ya da üzerlerine yıktıkları binalarla sürdürmeye çalışanlardan utanıyorum. Yok Ergenekon, yok Ziyon, yok bilmemne... Bir öyküden ibaret olması gereken tarihi kurgular nedense alan kazanma çabasının, çıkar hırsının, kendisini eylemek için başkalarını yok etme isteğinin bahanesi ediliyor. Bu çirkinliklere karşı ne yapmak gerekiyor, düşünüp duruyorum. İşte bu duraklama tam da istenilen şey sanki. Adaletin ve yaşamın bloke edilmesi, durdurulması, kaosa sürüklenmesi... Kasvetin bir başka semptom olarak yaşam sevincimizi elimizden alması.

Kanlı bir perdenin aralanmasının üzerinden iki yıl geçmiş olacak, 19 Ocak'ta. Ortaya dökülen kurtlara rağmen yıkanmayı, arınmayı becerebilecek miyiz? Kin ve nefrete rağmen insanın diğer insanla ilişkisini soyabilecek, çıplak bırakabilecek miyiz? Tarihten, soydan soptan, öfkeden ve utançtan kurtarabilecek miyiz? İnsanların adlarının, inançlarının, dnalarının, tercihlerinin ne olduğuna bakmadan insan olduklarını, kutsal olduklarını kabul edenleri mi çoğaltacağız, yoksa gücün tükrüklerini birbirlerine saçanları mı?

Bu karamsarlığımızı nasıl gidereceğiz biz?

16 Ocak 2009 Cuma

Yılgınlık

Harflere bakıyorum bir süre. Hangilerine basıp, hangi kelimeleri oluşturacağımı, ne yazacağımı bulmaya çalışıyorum. Zihnimin boş olduğunu iddia edemem, ama karmançorman olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla. Her zaman böyle oluyor. Her uyandığımda yeniden harflerin yeri değişmiş sanki. Hani şu internet bankacılığında kullanılan güvenlik şifreleri vardır ya, rakamların yeri her basışta değişir. Sanki her gece uyurken zihnimdeki meseleler de böyle yer değiştiriyorlar.

Çoğu zaman kim olduğumu dahi bilmiyorum. Elbette temel bilgiler, durmadan tekrarlandıkları için, sabit kalıyor: Adımı biliyorum, bedenime bakıyorum ve onu da biliyorum (gerçi içini bilmiyorum, her gün nasıl bir arıza yaratabileceğini, rahatsızlık potansiyellerini, nasıl çürümekte olduğunu vs.), hafızamda birikmiş olan bazı ilişkileri, sözleri. Ama işte bugünün hangisi için önemli bir gün olduğunu bilemiyorum. Halbuki buna karar verip, o sözün peşinden gitmem gerekiyor. Ajandamda, gündemimde ne olmalıydı bugün?

Evimin kapısından çıktığımda sokaklarda görece huzurlu bir temponun olduğunu görüyorum. Arabalar akıyor sokaklarda, insanlar ellerinde torbalarla yürüyorlar, dükkânlar açılmış, güneş her ne kadar bulutlarla örtülmüş olsa da kış mevsimine oranla sıcak bir hava var, yine de kasvet havada asılı. Moda'da güzel bir gün diyebilirim, görebildiğim kadarıyla.

Ama kilometrelerce ötede, bir savaşın devam ettiğini de biliyorum. Ne yazık ki zihnim bunu unutamıyor, ayrıca medyadan süzülen bilgiler ve görüntüler de bu savaşı olanca sertliğiyle yansıtıyor bana. Düşünüyorum bir an, bu dünyanın savaşsız geçirdiği epitopu kaç gün olmuştur? Şu ya da bu nedenle savaş makinelerini insanların üzerine sürmedikleri kaç gün olmuştur? Silahların ateş almadığı, bombaların patlamadığı, mayınların döşenmediği? Yok etme mekanizmalarını inşa edenler ve ellerinde tutanlar, bir gün şu içinde yürüdüğüm sokakları da yok edebilir mi? Kilometrelerce ötedeki bir okulda bir füzeyle yıkıntının altında kalıp bedenleri parçalanan çocuklar, neden bu kasvetli ama güzel Moda gününde yürüyemiyorlar? Neden insanlar kendi çıkarları doğrultusunda, diğer insanların yaşamlarına hükmediyorlar? Bu sorulara cevap bulamayacağımı biliyorum, amadüşüşüşü bir yandan da her sabah uyandığımda zihnimde karmançorman hale gelmiş olan düşüncelerimin bu sorularla ilgisi olduğunu sanıyorum.

Bir yılgı geliyor üzerime, yığılmamak için evime geri dönüyorum, kendi kaosumun içine saklanıyorum. Belki oturup kıyameti beklemeliyim ben de, ne de olsa insanların büyük çoğunluğu bunu sağlamak için çabalıyor. Ya da üç vakte kadar silkinip kendime geleceğim, dağılan düzenimi yeniden sağlamaya koyulacağım. Muhtemelen yaşam dediğimiz şey de bu, her gün yenibaştan kim olduğumu bulmak, yaşantımı kurmak ve belki de sadece bir adım atmak ileriye doğru. Kıyameti oluşturanlardan olmamak, ölüm makinelerini işletmemek, yaşamın tohumlarını atmaya çalışmak.

Sonuçta, bu satırları dökerken klavyeden, nafile bir çalışma içine gireceğimi biliyorum. Orada, bir füzenin ateşlenmesi için düğmeye basanın, bir şehrin yıkımı için emir verenin, hangi bahaneye sığınırsa sığınsın bir savaşı başlatmak için karar verenin enerjisine karşı bir yaşam enerjisi yaratmak için elimden geleni yapmalıyım, bu elin neler getireceğini şu anda bilemesem de.

Meğer Moda'nın gökyüzüne asılan kasvet, Akdeniz'in sonunda bir kentin tozdumanından kaynaklanıyormuş. Meğer ruhumun bugünkü yılgınlığı insan elinden çıkma bir kıyametin alametiymiş. Lütfen bana Tanrılarınızdan bahsetmeyin artık, o tankların Tanrılarla bir ilişkisi yok.

New York'ta Bir Cadde Köşesinde Bir Ağacı Görmek Üzerine


Bir ressam biçimini yakalamaya ve zihnine nakşetmeye çalışacaktır.
Bir doğa meraklısı üzerinde birlikte yaşayan kuşları, böcekleri ve mantarları inceleyecektir.
Bir evrim bilimci DNA'sını alacak ve soyağacındaki terini bulacaktır.
Bir matematikçi dalların yapraklara oranının algoritmasını çözmeye kalkışacak ve formülünü yazacaktır.
Bir din adamı Tanrının yaratısını ve inancı görmeye çalışacaktır.
Bir şaman ağacın titreşimlerini hissetmeye çalışacak ve evrenle uyumunu görecektir.
Bir farmakolog ağaçtan antibakteriyel kimyasalları çıkartacaktır.
Bir ekolog ağacın nitrojen ve karbon dioksit temizleme kapasitesini ölçecektir.

Tüm bunları düşünmek yerine, ben sadece hayranlıkla ağaca bakarım.

[Ryuichi Sakamoto, Japon kompozitör ve elektronik müzisyeni]

[Fotoğraf için Trescondit Nihan'a teşekkürler.]

15 Ocak 2009 Perşembe

siz - Marshall McLuhan


"Kaç para kazanıyorsunuz? İntiharı düşündünüz mü hiç? Bunu şimdi mi düşündünüz, daha önceleri de düşünmüş müydünüz? Ne yaptığınızın farkında mısınız? İşte, buradayım, kendimle yüz yüzeyim... Evrensel, tiranca bir gözetim, hem de ana rahminden mezara kadar gözetim altındayız. Bu durum, özel hayatımız olmalı dememizle, toplumun her şeyi bilme gereksinimi arasında berbat bir ikilem yaratıyor. Eskinin, geleneksel, özel, kişisel düşünceleri, eylemleri -mekanik teknolojinin kalıpları- elektronik enformasyon kayıt kuyutlarınca, bir anda her şeyi bilgisayara yükleyen yeni enformasyon kayıt kuyutlama yöntemlerince tehdit altında. Bunlar, sanki, affetmeyi bilmeyen, hiç unutmayan, bağışlamayan, eski günlerdeki "yanlışlarımızı" kayıttan düşmeyen devasa bir dedikodu sayfası gibi. Medyanın verdiği bilgiyle ve medyanın hepimizin üzerindeki total etkisiyle başa çıkabilmek için bir çare bulmanın zamanı geldi de geiyor bile. Herkesin herkesin yapıp ettiğiyle bu kadar uğraştığı, hepimizin bir toplumsal değişimin amelesine dönüştüğü günümüz dünyasına nasıl gelip dayandık? Bunu kim programladı? Bu ne iştir?.."

[1967 yılında tasarımcı Jerome Agel ünlü medya gurusu Marshall McLuhan'la Medium is the Massage kitabını kotarır. Kitabın en önemli hipotezi, insanın kendi yarattığı ortamın, amaçlarından bağımsız olarak, oluşturduğu rolleri insanlara farkında olmadan dayattığı ve medya biçimlerinin hem yaratıcılarını hem de kullanıcılarını ister istemez değiştirdiğidir. Ancak McLuhan'ın teorileri azbuz değildir ve kitabı karıştırmak bile kişiye pek çok öngörü sağlayabilir. 2005 yılının son ayında, şimdi Turkuvaz Kitap olmuş olan, o zamanların Merkez Kitapları bu yapıtı Fiore'nin 1996'da yeniden ele aldığı tasarımına sadık bir biçimde, üstelik Türkiye'nin iletişim duayenlerinden Ünsal Oskay çevirisiyle, Yaradanımız Medya adıyla yayımlamıştı.]

12 Ocak 2009 Pazartesi

Hep bir adaya kaçılır, yalnızlığımızın adasına. Neden kaçılır peki?

Sözü yaratmaktan hoşlanmıyorum. İçimden akmasını yeğliyorum, ama içimden akan katran karasında sözler oluyor, bulaşanların pislikcesine kurtulmak istediği, kirli sözler. Yaşamımın yarığından akanlardan hoşlanana, daha doğrusu içimdeki yarıkla anlaşmaya çalışana hiç rastlamadım bugüne kadar.

Hep bir eksiltme tonu taşıyordu üzerime gelişleriniz. Yıllar boyunca alışık olduğunuz yıkma dürtüsünü, hiç çekinmeden benim üzerimde kullanıyordunuz. Büyük oranda bunun sebebi siz de değildiniz, size öyle davranıldığı için, siz de öyle davranmayı normal karşılıyordunuz, her ne kadar olduğunuzdan kaçmak için mücadele etmeye çabalasanız da.

Yolda yürürken, duvara yumruk atmak istedim, duvarın değil elimin kanayacağını bilerek. Ama o yumruk atılmalıydı, en az bir kere duvarın da kanayabileceği ihtimali olmalıydı. Gene kanayan ben oldum, gene tepen ben...

Ne sanıyorsunuz ki hayatı? Hep bir aldanış, kim olmak istediğimizle olduğumuz arasındaki aldanış. Değişmek için girdiğimiz toplum, bizi benzetiyor, üç aşağı beş yukarı fabrikasyon...

Hep ağlamıyorum, ama hep bir kendime çekilişi yaşıyorum, üstelik üzerime her gelindiğinde. Yaşamak için, ayakta kalmak için, hakkımda her söylenene kulağımı tıkamak durumundayım. En kötüsü mizahi olanı, söylediğini söylememiş haline getiren, ama söyledikleriyle derimi yüzen sözler. Çekip gitmekten başka çare kalmıyor bana, her seferinde kanamaktan, uzaklaşmaktan başka.

Yalnızlığa gömülmem, benim uyumsuzluğumdan kaynaklanıyor. Koskoca toplumu suçlayamam, her seferinde fazla çekingen, fazla duyarlı, fazla uyumsuz olan ben oluyorum. Her nereye girersem gireyim, ben sırıtıyorum orada. Hiç üzerinize alınmayın. Gülmeye ve oynamaya bakın siz, kırılmak nasıl olsa sonradan da öğrenilebilir bir durumdur. İçimdeki yarığı da süs diye açtım zaten.

Oyun mudur yazmak? Oyun mudur yaşamak? Ben oynuyor muyum şimdi, ben kanarken oynayabilir miyim? Beynimin koridorlarında tıkanıp kalanları dökmek için uğraştığımda acı çektiğimi anlayamıyor musunuz? Acı çekmeyi ne sanıyorsunuz siz? Acı çekmek ne, ben öğrenmek istemezdim, tozun toprağın altında kalmak ben de istemezdim, insanların tozunun altında.

Bir kaygı işlenmiş yüreğime, doğum lekesi. Her girdiğim mecliste onu gösteriyorlar bana ve ben kaçıyorum. Hep bir kaçış şeklinde, bir meclisten ötekine yuvarlanıyorum. Yakmak istesem sözlerle sizleri, şunu söylerdim: kendi lekelerinizi örtmek için saldırmayı öğrendiğinizden beri, en çok korktuğunuz aslında size hiç saldırmayandır. Onun tam olduğunu sanırsınız, bu yüzden ona çok daha fazla saldırırsınız. Ama o da yara alır, o da batar, o da kanar, o da...

Duyguları, hoşnutsuzlukları, kaçışı, içe yolculuğu, dışarılara gidişi dile getirmeye iten nedir ki beni? Neden yazıp, sizlere mesaj atma ihtiyacı duyuyorum, siz neden mesajlarımı okuma zahmetine katlanıyorsunuz? Bu sözler belki de tek başına yazılmış kodlar olarak kalmalıydı, yanıp gitmeliydi mağaramın içinde. Neden bu kodlarla size bir dil inşa ettiğimi henüz bulamadım ben de... Hâla acımı dışarıya bağırmak, yalnızlığımı yalanlamak, oyunlarınıza uygun maskeler takmaya neden devam ettiğimi ben de merak ediyorum.