31 Aralık 2008 Çarşamba

2009

Yılın Ajandası: Metis'in "Hayvanlar ve İnsanlar" üzerine 2009 ajandası.

Yılın Defteri: Moleskine'in Volant serisinden farklı iki lacivert tonundaki 12.5x21'lik çizgili defterler.

Yılın Kalemi: Son doğumgünümde komşum Zeynel'in hediye ettiği, mavi mürekkepli refill kullanan Parker kalem.

Yılın Elektroniği: Muhtemelen iPhone, hele bloglara ağırlık vermeyi düşünüyorsam her daim internet erişimine açık olmakta fayda var.

Yılın Kişisel Başarı Hedefi: Yıllardır yılan hikâyesine dönmüş roman hedeflerimden birini gerçekleştirmek, yazıp yayınlatmış olmak.

Yılın Yaşam Alanı: Yine Moda, daha çok Moda.

Yılın Medyası: Bloglar, Dergiler, Kitaplar, Mp3'ler, Defterler.

Yılın Edebi Türü: Röportaj, Söyleşi.

Yılın Ruh Hali: İnsanlıktan çıkmış, ekonomik çıkarlar doğrultusunda yönlenen bir ülkede olumlu davranarak başı dik gezebilmek, kabalıklara pabuç bırakmamak, alanı ısrarla savunmak.

Yılın Gelişim Alanı: Beden Sağlığı. Güçlü ve kalın bir beden yerine, esnek ve dayanıklı bir beden yapısına ulaşmak. Süregiden sağlık sorunlarını ortadan kaldırmak, yoga veya modern dans sayesinde yıllardır gözardı edilen bedenle ilgilenmek.

Yılın Davranış Biçimi: Paylaşım. Yaşamın alışverişle değil de değiştokuşla, paylaşarak daha zenginleşebileceğini görüp gösterebilmek.

Yılın Dileği: İnsanların birbirlerini kimliklerinden bağımsız, insan olarak görebilmeleri; insan acılarını ve insan sevinçlerini ekonomik ve siyasi çıkar ve pazarlıklardan arınmış bir şekilde yaşayabilmeleri; geçmiş için değil gelecek için birleşebilmeleri.

30 Aralık 2008 Salı

Ekose battaniye, bir kupa kahve ve Charlotte...

Melancholy/aviation/chocolate/perfume/cigarettes/frequent flyer/stow away/dislocation/sleeping/jets/wave goodbye/feel homesick/tranquilizers/bill of fare/cry easy/dvt/disapear into thin air


İstanbul parçalı karlı. Kimi yerde birikebiliyor, kimi yer yağmuru bir parça aşıyor. Mikroklima baskın çıkıyor sanırım. Yılı uğurlamaya hazırlanırken evde ya da ofiste hafif loş, azıcık da huzurlu mahsur kalma hayalleri kuruluyor belki: kırmızı ekose battaniye, sıcak çikolata ya da kahve, kocaman fincanlarda, belki de mırıltılı bir kedi. Hayalin nesneleri çoğaltılabilir.

Nedense böyle bir güne eşlik etsin diye Charlotte Gainsbourg'u seçtim. Belki müziğini Air'in yaptığı, sözlerini Jarvis Cocker ile Neil Hannon'un yazdığı, yapımını da Nigel Godrich'in gerçekleştirdiği 5:55'in hayali havası etkili olmuştur; belki de Michel Gondry, Yvan Attal, Patrice Leconte, Claude Berri yönetmenliğindeki filmlerinden edindiğim izlenimler... Hiç olmadı babası Serge Gainsbourg ve annesi Jane Birkin hatırına olabilir. Ya da karda huzur fantezisine en uygun kadının Charlotte olduğuna inanıyorumdur...


Lola: Neden yalan söylediğimi bilmiyorum. Bilmiyorum. Söylemem gerektiğini hissediyorum. Tüm yaşamım boyunca, küçüklüğümde bile. Kendime bir hayat uydurarak dolanıyordum. Kendime bir şeyler eklemeliydim, kurdeleler gibi, yoksa sanki varlığım yoktu. Her zaman heyecanlanmışımdır insanlar orada olduğumu fark ettiğinde, yer kapladığımı anladığımda. Sanki bir çizim gibiyim bir parça kağıdın üstünde, ve silindi çizim. Savunma mekanizması olarak, hüzünlü hikayeler uydurdum kendime biraz ağırlık kazandırmak için. Başıma kötü bir şey gelmedi. Ailem beni severdi. Naziktiler. Okulu sevdim. Dövülmedim ya da tecavüze uğramadım. Zengin ya da yoksul değildik. Acı çekmedim. Çekmiş olmak isterim. O zaman yaşıyor olduğumu hissederdim.

[İlk alıntı sözleri Jarvis Cocker'a ait olan AV607105 adlı parçadan; ikincisi ise Patrice Leconte yönetmenliğindeki Félix et Lola adlı filmden.]

29 Aralık 2008 Pazartesi

Hafif Avantür

Gecenin soğuk yakasının kelimeleri bunlar
yoğun argo kokulu sokaklardan
kaçırıp getirdim ellerine teslim etmeye
yıkık evlerin parçaladığım döşemelerinden
çatıverdiğim bir yalnız kaleye doğru
savaş tamtamlarının dumanlarından görünmez
gözü gözden sakınan bir kesiflik içinde
uzak okyanuslarda ıslanmış bir koku
atlarımın arabacısının yorgun yüzünden akar
çizmelerimin mahmuzlarında gizli emrim
nefesindeki kaçak alkol kokusuyla ancak
cesaretini kırbacında toplayabilmiş
bir başka yazgının üstüne yazılmış
sözlerim başka sözlere karışır
kuzey batının en son limanlarından
ayrılan nasır dolu elleriyle denizciler
yeni yağmaladıkları revolverleriyle
limanda unuttukları kadınlarına
son bir armağan çakıyorlar
fiyakalı güverte subaylarının boş bakan
gözlerinin en ücra derinliğinde gördüğü
ölümcül bir görüye nazaran

28 Aralık 2008 Pazar

Z

Ayna var. Görebiliyorum. Kendimi değil, onu. Aynanın karşısında. Bakıyor. Bana değil, kendine. Ne düşündüğünü artık biliyorum. Kendine hayranlık duyuyor. Gerçekten mi yoksa kendisini kandırmaktan hoşlandığı için mi, çoğu zaman ayırt edemezsiniz. Gerçek olanlar kendisi üzerine kurduğu katmanların altında kalmıştır. Katman katman inşa edilmiş bir ego, yıllar içinde. Şimdi kendisini seviyor sadece, başka hiç kimseyi sevemeyeceği kadar. Başkalarını sevmek istemiyor artık, zihninde görüntülerini çürütüyor hemen, hatıralarına kötü zamanlarını kaydediyor sadece. Bunu fark etmek hiçbir şey kazandırmıyor size, hep eliniz kolunuz bağlı onun karşısında. Bir tek izleyebilirsiniz, kendisini izlemesini izleyebilirsiniz.

Gerçekten güzel. Herhangi bir insan kadar güzel aslında. Ona sorduğunuzda, galiba, dünyanın en güzel yaratığı. Bana sorarsanız da dünyanın en güzel yaratığı, ama gerçekten güzel olmasının ötesinde. Ona karşı zaafım var, aşk denileninden, tarafsız olamam. Her ne kadar o benim en kötü görüntülerimi biriktiriyor olsa da, tıpkı diğerlerininkilerin gibi, ben onun bütün güzel görüntülerini biriktiriyorum. Kötüleri siliyorum zihnimden, en azından silmeye çalışıyorum. Bir sabah uyandığımda hala uyuyan yüzünü izlerken dikkatime yakalanan hücrelerini silmeye çalışıyorum mesela. Beni başından atmaya çalıştığı zamanlarda çarpıttığı ifadelerini de. Onun kadar başarılı değilim, hafızam silme yeteneğini pek geliştirememiş. Ekşiliğim ve huzursuzluğum hafızamdan mı kaynaklanıyor, kaç kere sordum kendime, ayna karşısında. Ama şimdi aynanın karşısında olan ben değilim. O.

Onu anlatabilirdim size. Onu tarif etmeye çalışırdım, göstermediği gözlerini, kayıp dudaklarını, en mahrem anlarımızda bile sakladığını fark ettiğim bedenini. Parmaklarımın her seferinde ne yapıp edip bulduğu tenini. Farkındayım nafile, o kendisini sadece kendisine saklıyor. Nerede olduğunu henüz bulamadım. Bulsam bile oraya davet edilmem asla, işgalci olmaktan da sıkıldım artık. İşgalci olmaktan hepimizin sıkılması gerekiyor. Ne kadar zor olsa da mülkiyetlerimizden kurtulmalıyız. Ancak o zaman kendimizi başkalarına verebiliriz, başkalarıyla birlikler oluşturabiliriz, serbest dolaşım cennetine ulaşabiliriz. Şimdilik çok azımız teslim oldu, üzerindekileri attı. Ben henüz onlardan değilim, ama uğraşıyorum. O onlardan biri hiç olamayacak, artık.

Aynaya baktığınızda en yakın görüntünüzü görürsünüz, gülümsersiniz karşılıklı. Konuşmanıza gerek yoktur, sözlerle kurulamayan bir uyum kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Asla zarar görmeyeceğiniz bilirsiniz, güven hiç zorlamadan kurulmuştur. Steril bir güven. Kötülüğün karşıdan değil, olsa olsa kendinizden geldiğini bildiğiniz bir güven. Yalıtılmış bir güven. En yalın halinizi gösterirsiniz karşınızdakine, kusurlarınız bile yoktur, en azından karşınızdakiyle karşılaştırdığınızda hiçbiriniz üstün gelmez. Kıyas kabul etmez bir ilişki kurulur hemen aranızda. Mutlu olursunuz, geri kalanları, dünyayı dışarı atarsınız hemen. Mutluluktan sarhoş olabilseydiniz, keşke, aynadaki dostunuzla, sevgilinizle, kendinizle hemen dansa başlardınız.

Kaç kere söyledim ona hatırlamıyorum. Ben senin zihnindeyim. İstemediğinde yok olurum. İnanmadı bana. Israr ettiğimi düşündü. Her seferinde bir tuzak kurduğumu sandı. Belki de haklıydı. Bana baktığı sürece ona ısrar ettim hep. Israrla ben de baktım ona. O baktıkça ben de baktım. Hiçbir zaman ondan önce gözlerimi ayırmadım ondan. Sıkılmasını bekledim, usanmasını, kendisinin gitmesini. Ayıp olurdu ondan önce ayrılmam. Hep terk edildim diyebiliriz kısaca. Geride kalan hep ben oldum. Özgür olan oydu, bağımlı olan ben. Kalabalıklara karışan o, gittikçe yalnızlaşan ben. Yine de bana aşık olduğunu hissedebiliyordum. Baktıkça büyüyen bir aşk.

[Daha önceden Otium adlı başka bir blogda yayımlanmıştı. Haziran '04'te.]

27 Aralık 2008 Cumartesi

Lirik İşler V

Sayfalar yığılıyor zift gecede yılar gibi
eski çağlardan bir yazı bulaşıyor eline
silkeledikçe kelimelere dökülüyor teker teker
koyu harflerini dizdiğin, gecenin içine lanetin

Gün gelecek, yeniden yakacaksın yığdıklarını
ve bir daha gideceksin, karışacaksın karanlığa
kimliksiz bir yeni alacaksın eline
sen olmayan bir sen daha atacaksın yangın yerine

Ardından, yaktığın sözler, bir öncekilerle birlikte
peşinsıra dizilecekler gölgene, ve ağırlaşacak
adımların, yanık kokusu sinecek derine,
yırtarcasına çıkacaksın içinden, ve, tekrar birleşeceksin

Geride bıraktığın derilerini, gün gelecek
bir daha giyeceksin. Bunca yıl, sandıklarda
saklanman bu nedenle. Bu nedenle, geceleri
ayna başında prova yapıp, uyuyakalman

Bir aynaya yazıyorsun yazını, kelimelerin ardında
gördüğün gözlerinden akıyor harfler. Şu kalem tutan elin,
şu sözü uzatan kalemin, hepsini yansıttığın ayna,
sen gittikten sonra boş kalacak, bir sonraki sefere kadar

26 Aralık 2008 Cuma



Büyükbabam yeni bir kitap hediye etti bana, okursam dinler misin? Çok heyecanlı, içinde sana ve bana benzer ama benzemez birileri var.

[Gregory Colbert'in bu fotoğrafı Küller ve Kar adlı çalışmasından alınmıştır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Beslenme Kılavuzu]

25 Aralık 2008 Perşembe

Lirik İşler IV

Rastgele ve parçalı inşa edilmiş derme çatma ruhumla
ne zaman bir başka inşa faaliyetine kalkışsam
bocalamaktan oldukça çabuk yorulup
bitap düşüyorum bezgin ruhumun yatağına.

Arjantin’den yola çıkıp okyanus aştıktan sonra
buradan baktığımda net göremeyeceğim bir şekilde
kıyıya çıkıp eninde sonunda bana ulaşabilen
ezgilerin içinde aramayı seçiyorum
tarihin bir halka yaptıklarının
içten içe kopup duran acılarını.

Bir dolambaç öğrettiğiniz bana,
dilimi döndürdükçe sonsuza doğru açıldığına inandığım.
Düşüncemin izine baktığınızda
kaç çemberden geçtiğini anlayıp yaşımı açık edebilirsiniz.
Bilirsiniz, sizin geçtiğiniz çemberleri
tekrar ele alıp bize uysun diye daraltıp duruyoruz.

Bir gizilgüç diyorum ya
içimde ara sıra kıvranıp duran bu dil eriğine,
bazen dilimi daldırıp bir habbe çekiyorum,
sonra başlıyor yorucu yoğurma işlemi,
kendimi tutamayıp inceldiği yerden
kopartana kadar uğraşıyorum, sonra
sonra durmayı akıl ettiğimde, işin
işten geçtiğini hatırlatıveriyor etrafımda birikenler,
başka zamanlara geldik, artık şiir boş zanaat diyenler.

Kâğıttan müzelerde sizin mürekkebinizin koyuluğundan
yansıyan aksi imgeye borçluyum çoğu zaman
kendi dilimin katılığını ve acılığını. Çok derinlere
yerleştirilmiş kara bir kutunun kayıtlarından
öğreniyorum hayatın anlam ıssızlığını.
Başka yolcuların ruhlarından çekilmiş bir zincirin
ucunda merakla gözlüyorum açıkçası
arkamdan kimin gelip halkalanacağını.

17 Eylül '03

24 Aralık 2008 Çarşamba

Burada Karar Olmaz

Burada karar olmaz. Burası sınır boyudur, uzar gider. Sınırın iki tarafı, buradan bakar birbirine ve tıpkı bir aynaya bakarcasına karar verir, kimbilir neresini düzeltmeye. Biz, sınır boyunun bir avuç insanı, hep aynı alanda geçiririz ömrümüzü, tüm o gidene ve gelene rağmen. Zaman bile tozludur burada, akarken yaşlanır bizimle. Doğumdan ölüme aynı yolda gittin mi sen hiç? Aynı yoldan da gelmen gerekir, tüm yollar sınırboyunda buraya çıkar, tam benim sana bunları anlattığım noktaya.

Kentten ayrıldığımdan beri gidiyordum, nereye varacağımı bilmeden. Omzuma yüklediğim bir dolu kaçak karar, ellerime kollarıma hakim oluyor ve beni dolandırıyordu otoyollarda. Bir doğuya, bir kuzeye, ardından batıya ve de güneye. Kimbilir ne kadar olmuştu başlangıç noktamdan çıkalı. Zaman araçlarım bozulmuştu zamanla. Zamana zamanölçerler bile dayanamıyorsa bu yolda, umutsuzluğum daha da artıyordu.

Karanlıkta ilerledim, sonra da aydınlıkta. Gün batımlarını ve gün doğumlarını gördüm. Güneşi önüme aldım, sonra arkama, bazen de yanımdaydı. Ayın doğumunu, bütünlenmesini ve eksilmesini gördüm. Yol kenarlarına çekildim, orada uyudum; yol bitti, orada da uyudum. An geldi, hızla uzaklaştım bir yerlerden, an geldi arabayı sürmek bile istemedim. Yolda insanlar gördüm, bir kısmı benimle geldiler; bir kısmı bana git dediler. Yol sordum, yol gördüm. Bıkkınlık geldi yoldan, çıktım. Toz toprak içinde, olmayan yerlere gittim. Evler bitti, tekrar evler başladı. Yağmur yağdı, ıslanmaya çıktım. Yağmurlar kesildi, kurumaya çıktım. Ağaçlar başladı, ağaçlar bitti. Yokuş yukarı sürdüm kendimi, elbet yokuş aşağı bırakırım diye. Anladığım hep yol oldu, önümde uzayıp giden, ufka kadar görebildiğim.

Aklımda ne vardı başlangıçta, şimdi hayal meyal hatırlıyorum. Kaçarcasına çıkmıştım, günler süren bir boşluğun ardından. Okul, iş, kadın, ev, aile... Her bir köşeden sıkıştırıyorlardı beni. Bitmesi gereken, bulmam gereken, ayrılmam gereken, yerleşmem gereken, konuşmam gereken... Her şey berbattı o günlerde, üstüme yığılan o karar dönemlerinden birinde çekip gitmiş olmalıyım. Hayal meyal bir toplantı hatırlıyorum, yayınlamaya çalıştığımız bir dergiyle ilgili, benim için kötü geçen bir toplantı. Aylar süren hazırlıklara rağmen çok fazla ilerlememiştik ve zamanla yapmak istediklerimden uzaklaşıyordum. Tartışmalar uzadıkça, kendime güvenim de, beraber çalıştığım insanların bana olan saygısı da azalıyordu. Hatırlayabildiğim kadarıyla, o günlerin en tatsız durumunda bulmuştum kendimi: kavga etmemem gerekiyordu.

Gitmek isteyene kapı her zaman açıktır, kapalı olsa bile ne yapıp edip çeker gider insan. Çeker gider insan, belki de gelmemek üzere. Şimdi de çekip gitmek istiyorum, kendi içimden çıkmak istiyorum. Kelimeleri arayarak, yolu arayarak. Bir kere yoldan çıkmaya göreyim, bir daha bulmam çok zor oluyor. Bakalım bu sefer kim yardım edecek bana.

[Bir ay gibi bir süredir burada bazı metinler yayımlıyorum. Bunların çoğunun eski bilgisayarlarımdan kalan dosyalar olduğunu itiraf etmeliyim. Birkaçına tarih veya açıklama koyarak bu eskiliği belirtmiştim zaten. Yine de bazı metinler sanki yeni yazılmış gibi algılanabilir. Onlar hem eski hem de yeniler. Bazı metinlerin zamanı yok gözümde. Çünkü onları tekrar okurken yazıldığı günden bir arpa boyu öteye gidemediğimi, aynı duyguları dönüp dolaşıp yaşadığımı fark ediyorum ve bu nedenle onları yayımlamak isteği duyuyorum.

Bu metinlerin bir türü olup olmadığını bilmiyorum. Lirikler ayrı... Zaman içinde ayrıştırıcı etiketler üreteceğimi, bir şekilde, doğru ya da yanlış, uygun ya da uygunsuz, kategorize edeceğimi biliyorum. Ama şu anda, pek çoğuna baktığımda, ne öykü görüyorum ne de fikir yazısı, tamam kategorilerden biri de deneme, ama yaygın denemelere de benzemiyorlar. Yalnız her birinde mutlaka bir ya da iki kanlı cümle oluyor, çoğu zaman nasıl ortaya koyduğumu anlamakta zorlandığım. Okuyanı potansiyel olarak durdurup, kendi içine bakmaya zorlayan, pat diye hayatın bir gerçeğiyle, belki çok mahrem, belki de herkesin bir zaman yaşadığı bir durumuyla karşılaştıran. Buradan hareketle bunların vurucu metinler olduğu sanısına kapılıyorum.

İlk adımda, Lodos Fırtınası'nda, farkında olmadan doğru bir saptamada bulunmuşum: Bu metinlerle başa çıkmamın en iyi yolu, şu ana kadar bulabildiğim, içlerinden geçip gitmek. Onları başka işlerde kullanmak için kes yapıştır yapmamak, yazıldıkları an kimsem artık, onun metni olarak kabul edip, olduğu gibi kullanmak. Bu metinlerdeki uçlar, eğer hakikaten içimi yeterince delmiş ve yarattıkları oyuklara yerleşmişlerse, daha uzun soluklu ve bütüncül metinlerde ve projelerde yeniden filizleneceklerdir ne de olsa.

Parantez içinin tarihi günceldir.]

23 Aralık 2008 Salı

Şimdiki Zamanda Bu Topraklarda Birey

Yanlış ve eksik şekillendirilmiş bireyin dünyasında, kimlik çoğulluğunun hapsettiği yalnızlık: tüm diğerlerini öteki diye adlandırması.

*

Özelde Türkiye’de sonradan yaratılmış bir dünyaya ait olma çabası, genelde gittikçe hızlanan ve vahşileşen hayatta kalma savaşı, dünyasının merkezinde kendini yalnız hisseden bireyin ayağını sağlam basabilmesini engellemektedir. Kendini oluşturması gereken zamanda, başıboş bırakılmaktan kaynaklanan savrulmaların arkasında, tam kim olduğunu saptayacakken; hayatla karşılaşmak zorunda kalır. Yaşam mücadelesinde çeşitli oranlarda destekle yalnız bırakılmış diğerleriyle, sadece yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirebilmek için büyük bir savaşımın ortasına düşmüştür. Modern çağın silahının bilgi olduğu söylenmekte iken, ya bilgiye ulaşması için gereken imkânlardan yoksundur ya da doğru bilgiyi seçemeyecek kadar çok ve gereksiz bilgi yığınının içinde boğulmaktadır.

Kendisine doğru diye öğretilenleri unutmak zorundadır. Beynini şekillendirmeye çalışan tüm saldırıları bertaraf etmesi için asıl çocukluğundan beri içine sızmış olan ve artık egemenleşmiş bir kültürle mücadele etmesi gerektiğini fark etmiştir. Şüphe duymaya başladığında, içindekiler kemikleşmeye başlamıştır ve kemiklerin atılmasıyla boş bir paso haline gelme, her an yıkılabilme tehlikesiyle yaşama ihtimali ortaya çıkmıştır. Gideceği yönü seçmeden önce, korunaksız bir biçimde, kendisini yıkmak için her yönden esen rüzgârların önünde ayağa kalkabilmesi gerekir.

Teslim olmamak için, ufacık bir kırıntıyı bile ararken; tüm yönlerden kuşatıldığını ve her an değişen, bir yerlerde katılaşan, başka bir yerlerde jöle kıvamıyla tüm hücrelerine saldıran bir düşmanla savaşmak zorunda bırakılır. İşin en kötü yanı, bu düşmanı fark edenin sadece kendisi olduğunu sanmasıdır. Daha doğrusu, kendisi dışındaki herkese karşı şüpheyle yaklaşmasını sağlayacak kadar çok suçlamayla etrafındaki herkesi kötü ilan etmektedir.

Kazara kendisine seçebileceği tüm değer sistemleri, birbirlerini kötülemekte, nötrleştirilmekte ve işe yaramaz hale getirilmektedir. Sırtını dönmesi gerektiğini hissettiği, egemenleşen bir kültür tarafından yutulmakta olan diğerlerinin de yok olduklarını sanmaktadır.

Kuşatma altında olduğunu fark etmesine rağmen güç toplayacak hiçbir şey bulamadığından, sessiz bir varlığa dönüşme tehlikesi ortaya çıkar. Bunca gürültü arasında sesini duyuramayacağı ve hatta sesini kaybedeceği endişesinden, susmaya başlar.

Usulca bir yol aramak istiyordur aslında. Kendisini bastırmak isteyen, zaaflarından yararlanıp işgal etmeye çalışan bütüne teslim olmamak için onun silahlarından da uzaklaşması gerekmektedir. Ya da böyle bir yanılsamayla doldurulmuştur. Sonuçta, artık her şeyden şüphe etmektedir.

22 Aralık 2008 Pazartesi

[How to disappear completely (Radyokafa)]

Her birimiz elimize verilen oyuncağı kendisine göre kullanmaya çalışıyor. Bu nedenle her birimiz her birimizde kalıyor. Artık oyun sahaları genişledi, genişlerken de oyunlar yalnızlaştı. Büyürken küçülmeye başladık, çoğalırken yalnızlaşmaya. Hem global hem de tekbaşına olmayı beceriyoruz, hem mikro hem de makro kozmopolit oluyoruz.

Kelime oyunlarının arkasına sığınarak, yuvarlak laflar ederek, metnimizde metnimizi, yaşantımızda yaşantımızı anlatarak nereye kadar gidebileceğiz bakalım. Küçük İskender'di galiba, nereye kadar yüzüp de aslında yüzme bilmediğini ilk fark eden, başkası da varsa olsun, ben onu zikrettim.

Söz söylemeye kalkınca nedense sözden bahsediyoruz. Asıl söylememiz gerekenin söyleme eyleminden bahsetmemiz olduğunu giderek daha fazla sanmaya başladık. Ama biz suçlu değiliz, biz masum da değiliz, ama yine de kendimizi asmayı daha çok ister olduk, asmak ister olduk, asmanın da kesmenin de normalleşmesinden biz bu hale geldik zaten, şiddet bizi beyinlerimizin içine gömdü, bedenin şiddetinden görünmez hale geldik zaten.

Sokağa çıktığımızda attığımız adımlarda, evlere kapanıp dostlarımızla konuşmalarımızda, işe gidip masalarımızın başına oturduğumuzda, yenilgi temalı davranıyoruz hep, yenik biri gibi göstermeye çalışıyoruz kendimizi, yenildiğimiz gücün bizi oluşturduğunu unutarak. Yenmek ve yenilmek değil varolmak gerektiğini hatırlatanlara da, şöyle garipçe bir bakıyoruz. Artık sadece bakıyoruz zaten, ağzımızı açtığımız yok, bakıyoruz, kaydediyoruz, geri odamıza gidiyoruz, işte orada gözümüzü yumup ağzımızı açıyoruz, neler çıkıyor ağzımızdan farkında bile olamıyoruz o zaman.

Ne anlattığımızı bilmeden anlatmak çok da hoşumuza gidiyor olmalı, çünkü hep bunu yapıyoruz. Yeldeğirmenleriyle mi savaşıyoruz, kendimizle mi? Yoksa gerçekten bizi rahatsız eden, tehdit eden bir şeyler var ama, yok işte gücüm yetmez ona diye sustuğumuzdan mı, kendimize yeni canavarlar yaratıyoruz. Hep de soru soruyoruz zaten, hep de emin olmadan, yok olarak konuşmaya çabalıyoruz.

Neden çoğul olduk gene, bizi bir araya getiren ne var? Biz bir araya gelebiliyor muyuz ki? Yoksa ruhumuzun içindeki çoğulluktan mı bahsetmek gerekir? Kendimizle konuştuğumuzun farkındayız değil mi? Sesli düşünceler üretiyoruz sadece, ama işin en komik yanı da, kendimizle konuşurken bile cesur olamıyoruz. Odamızda şirin kilitler altında sakladığımız güncelerimize bile ölçülü yazıyoruz, belki bir gün sınavdan geçer düşüncelerim korkusuyla mı acaba?

Sözden bahsetmek uğruna sözü çoğaltıp duruyoruz da bu söz ne oluyor bilmiyoruz. Sözü de hunharca kullanıyoruz. Ama özgürüz biz, sözden bahsederek istediğimiz kadar söz üretme özgürlüğümüz var, ancak sadece sözde kalalım, derdimiz başka bir şey olmasın. Sözde kalalım, söz olalım hatta. Herkes kulaklarını tıkayınca söz bile duyulmaz zaten.

Biz çoktan kaybolmuşuz ki, daha nasıl kaybolmaya çalışalım radyokafa. Ama senin dediğin de doğru. Kaybolduğumuz halde bu yaşamı çekmek zorundayız. Çoktan kaybolduğumuz halde hala var olmak zorundayız. Ve işin en ama en kötü yanı, kaybolmak bile bizim elimizde değil, varolmak da...

[Yazıda sızlanılanlar yazıda aynen korunduğundan dolayı, yazı kendisini imha etmiştir. Artık her davranış kendisini imha eder duruma gelmiştir. Henüz bu tarzda yeni bir çıkış yazıyı yazan tarafından bulunamamıştır. Ancak yazıyı yazan imha ettiği yazılar olsa da, denemeye devam edecek, imha edilmemiş bir yazı yaratabileceği umudunu taşımaya devam edecektir. Sizi tanık bırakmak zorunda kaldığı için, geç kalmış bir özür diler bu iki köşeli parantez arası.]

21 Aralık 2008 Pazar

İz Peşinde (2. Bölüm)

Yavaş yavaş yaşlanıyorum bu aynada

Gecenin kara rengine büyünmüş bir uyku
Gelip sırtıma biniyor bu mavi odada
Gitmeyi düşlüyorum gündüz niyetine
Galip geliyor tüm o kesifliğiyle

Sabah vaktinde anahtarı teslim ederken
Ödünç kelimeler alıyorum yaşlı hancıdan
Garip bir iz bırakarak ardımda
Sokağın ucuna doğru yavaştan kayboluyorum

Ağır geçiyor, gitmesi gereken gitmiyor,
Yaş bir tahta esnekliğine bürünüyorum
Kırılmam bir an uzuyor ömrümde
Akıp gidiyor aksinde aynanın hayat

Ağır çekim bir sonsuzluk dökülüyor
Kâğıtlara hiç duraksamadan akıtan
Mürekkebini yolun son dönemecindeki
Kara yazgılı aktörü bu satırların

Hep kara mıdır karmaşa diye sordu
Kapıyı çekip, yola düşmeden bir an önce
Bir an sonra yetişemeyeceğim bir uzaklıktaydı
Sesim çıkmadı, kurak boğazımdan dışarıya

Yaş aynada bu sefer yavaşlıyorum

20 Aralık 2008 Cumartesi

Başka Dünyalar Olduğuna İnanmalısın...

Başka dünyalar olduğuna inanmalısın yavrum, ya da bu dünyanın başkalaşabileceğine, gecenin bir yarısı kapağını açtığın kitaptan içeri girebilmek ve bizimle karşılaşabilmek için. Sadece insanlarla yetinmemelisin hayatında, insanlardan başkalarının da olabileceğini, ağaçlarla konuşabileceğini, farklı şekillerde –sizin yaratık diye adlandırabileceğiniz– canlılarla karşılaşabileceğini, hatta onlarla dost ve düşman olabileceğini göz önünde tutmalısın. Doğanın, eşyaların ve mahlukatın arasında yaşamayı kabul etmelisin ve kapağı açtığında gözlerini bağlayacak büyünün, elinden tutup seni en kadim mücadelelerin ve savaşların ortasına götürecek güçlerin, aşkın, asaletin, hayır ve şerrin gücünün eline bırakmalısın kendini. Çok geçmeden kendine bir dünya seçeceksin, gerçek varoluşunun ötesinde, sık sık ziyaret edeceğin ve orada yeni bir kahramanlık destanı yazacaksın, yazılmış olanlardan hareketle. İçinde yaşadığın dünyanın şiddetinden, çirkinliklerinden mürekkep yeni şiddetler ve yeni çirkinlikler arasında, kendi küçük adımlarınla açacağın yeni mutluluk patikalarının ucunda, ormanların içine gizlenmiş, pırıltılı sularında yüzeceğin göllere ulaşacaksın belki de. Bu kitapların kapakları altında, sararmış sayfaları üstünde, senden sadece bir adım önde olup da gördüklerini yazanların harflerini göreceksin; işte bu harflerdir bizim gücümüz ve onlardan dokuruz fantezilerimizi, dünyanın ve gerçekliğin görüntüsünü onlarla esnetiriz; bir gün seninde bu yola geleceğini umarak yavrum, bu kitabı bırakıyorum ardımda; seni bekliyoruz.

They are designing what you want to read...

They are designing what you want to read, what you want to listen. I am talking about the authorities, every sort of them.

Ne yazıp çizeceğimi başkalarına bakarak belirlemekten bıktım. Bütün bu notların öyküsü...

Sabahleyin uyandığında ilk yapman gereken, gün boyunca insanların senden bekledikleri ifadeyi suratına yapıştırmak oluyor. Uzun banyo seansları, tıraş sefaları...

Je suis teresa fatigué

İçine doğru yaptığın arayışlarda, karşına nefret şekline bürünmüş isyanların çıkıyor. Ne yapıp yapmaman gerektiğiyle ilgili kararları sana sormadan alıyor bütün bu insanlar, hayat tahtasındaki yerini onlara bakarak bulmanı istiyorlar. İşte sırf bu nedenle içine kaçmıyor musun sen? Bir kaplumbağa yaşamı, kaplumbağa hızı ve kabuğu. Maskeler yerine kabuklar icat ediyorsun kendine, sonra da parmağın durmadan bu kabuklarla oynayıp duruyor. Kendi içine parmak atıyorsun, kendi içine doğru kusuyorsun.

Bir nehir akıyor, içinden içine. İçten içe. Bir iç acıdan bir iç yaraya. İçin acıyor. Niçin acıyor? Çocuk gibi kelime oyunları yapmasana. Neden? Kelime oyunlarıyla derdiniz ne? Sizin oyunlarınızı sevmediğim için kelimelerle oynuyorum ben. Taşlarım, piyonlarım harflerden oluşuyor. Yan yana gelmesinden hiç hoşlanmayacağınız kelimeleri yan yana getiriyorum ben. Ben yapıyorum, ben. Büyük bir ego içimde büyüyor, toplumsal kurallarınıza küfreden, cümlelerin sonunu getiremeyen.

Diplomalarınızı, aptal eğitim süreçlerinizi, bugüne kadar neleri bilmemden çok neleri bilmemem gerektiğiyle ilgili anlattıklarınızı, alın başınıza çalın. Ne diyordunuz üniversiteye başladığımda, bugüne kadar öğrendiğiniz her şeyi unutun ve yeni baştan başlayın. Ne diyordunuz, şirketinize ilk girdiğimde, üniversitede öğrendiklerinizi unutun ve bizi dinleyin. Askere aldığınızda ne diyordunuz, bugüne kadar bildiğiniz her şeyi unutun ve yeni baştan hayatı öğrenin. Yıllarım hep yeni baştan başlamakla geçti. Bir sene anlattığınızı öbür sene hükümet kararıyla değiştiriyordunuz. Bir sene hangi parti baştaysa, onun öncülleri iyiler safına geçiyor, onun tarihi büyüklerini öğretiyordunuz. Dönemlerin çocuğu, kitap yazsam ne güzel bir isim olurdu.

Parçalı bilgilerinize yama olmaktan sıkıldım artık. Neredeyse öğrenmemeyi kabul edecektim, az kalmıştı bilgiden tamamen uzaklaşmama. Ne denir, yanlış haber, miseducation.

Bildiğim diller içiçe giriyor ve hiçbiri tek başına beni ifade etmeye yetmiyor. Neden dile kurban edecekmişim söylemimi? Neden sahip olduklarımı, sırf siz dil polislerini mutlu edip, dili kurtaracağım diye ifade edemeyecek duruma gelecekmişim? Benim yerime siz konuşun öyleyse.

Dinlenmek istiyorsan, insanların dinleyecekleri şekilde konuşmalısın. Kimin dikkatini çekebilirim ki? Kime derdimi anlatabilirim?

18 Aralık 2008 Perşembe

Pharmacia - Altı Çizilenler 1

"Derrida, Platon'un yazının bir eleştirisi ve Batı sözmerkezciliğinin klasik kaynağı sayılan Phaedrus diyaloğu üzerine yazdığı “Platon'un Eczanesi” başlıklı makalesinde, sonsuz bir sözcük oyunu olarak yazının üretici işlevini ele alır. Phaedrus'ta Sokrates, Pharmacia adında bir bakireyle oynarken dipsiz bir uçuruma düşüp ölen genç bir bakirenin efsanesini anlatarak diyaloğa başlar. Pharmacia'nın ismi pek çok anlam yankılamaktadır. Efsanede, oyuncu bir ayartmayı ve ölümcül eğlenceyi anıştırır. “Oynadığı oyunlarla Pharmacia, bakireye özgü bir saflığı ve nüfuz edilmemiş bir bedeni ölüme sürükledi.” Pharmacia aynı zamanda birine “pharmakon – ilaç ve/veya zehir – verilmesi” anlamına da gelebilir. Pharmakon iyileştirme özelliğine sahip olabileceği gibi, “bir suç unsuru, zehirlenmiş bir şimdi” de olabilir. Pharmakeus ise, bir büyücü veya sihirbaz olabileceği gibi, şifalı ot satan yahut zehirle öldüren bir kimse de olabilir. Pharmacia aynı zamanda yazı anlamına gelirken, pharmakos günah keçisi demektir, zira “bir kimsenin genel, tabii, alışıldık yol ve kanunlardan sapmasına” da yol açabilir. Buna göre yazı, anlamlarla oynama, masumları yoldan çıkarma, ayartma, büyüyle etkileme, hastaları iyileştirme ya da ölümcül bir zehre dönüşmeye muktedirdir. Sokrates'in kendisi yazılı sözcüğü eleştirerek yalnız sözlü felsefe yapmıştır, ama her şeye rağmen günah keçisi ilan edilerek zehirle infaz edilmekten kurtulamamıştır."

[Alıntı: Stephen Kern, Nedenselliğin Kültürel Tarihi – Bilim, Cinayet ve Düşünce Sistemleri, Çev: Emine Ayhan, Metis]

Tezer Denemesi

Karmakarışık yaptığı saçlarından yeni bir tel çekip kopardı, kırmızı saç teliyle bir süre oynadıktan sonra, yatağının üzerine yığılmış gözüken kitaplardan, aynı renk kapaklı kitabın kapağının üzerine saç telini yatırdı. Kapaktaki gülümseyen kadının saçlarıyla karıştı bir an tel, sonra kapağı çevirmesiyle yatağında kaybolacaklar arasında yerini aldı.

Yılbaşı gecesi hiç istemediği halde duymuştu tartışmalarını; genç olanı, bu kadar zeki, çabuk kavrayan ve müthiş bir mizah gücüne sahip gençlerin nasıl olur da hâlâ Tezer Özlü, Vüsat O. Bener, Bilge Karasu gibi hep aynı şeyi anlatan yazarları okuyup Ekşi Sözlük’te onlardan övgüyle bahsetmesini anlayamadığından bahsediyordu; biraz daha olgun olanı ise, diğerlerini bilmem ama ben Tezer Özlü’yü yazar olarak değil de, bir kadın tipi olarak okuyorum demişti.

Bir kadın tipi olarak Tezer... Şimdi yatağında kitaplarını evirip çevirirken, özgürlüğünün, Kafka’nın, Pavese’nin, ölümün ve dirimin peşinden gittiğini okuduğu kadının nasıl bir kadın tipinin sembolü olacağını düşündü? Sıkıştırılmış, normal olarak kabul edilmemiş, bedeninin ve zihninin olası hallerinin toplumsal yapılar tarafından a-normal olarak kabul edilmiş, bedeninin ve zihninin özgürlüklerinin toplumsal duvarlarla çevrilmiş olan kadın tipi mi acaba? Sosyoloji derslerine daha az girmeliyim, anlattıklarım hep oradan öğrendiğim kuramların etkisi altında kalıyor; halbuki şu daha bariz: saçlarımı koparmayı, babamın eski eşiyle kavga etmeyi, çocukken banyoya kapattıkları bedenimle oynamayı, Norveç’e gitmeyi, sevmediğim insanların önünde susmayı ve tanımadığım insanların önünde konuşmayı seviyorum. Bunlar beni Tezer yapar mı acaba?

Tekrar uykuya dalmadan önce, bir kere daha bedenini bilgisayarın yanına sürüklüyor, internette açık kalmış Tezer sayfalarından birine daha bakıyor: Evinden kaçmak ister, çünkü bu evlerde süren durgun yaşamın, sevgisiz yaşamın, iç içe yaşamın düşündüğüne uymadığının şokunu yaşar. Okuldan kaçmak ister, çünkü okul karanlık bir kilisedir. Okulda öğretilen birçok yalan, gerçek yaşamda hiçbir zaman gerekmeyecektir. Kimbilir nereden düşmüştür bu sözler bu sayfaya, kendi zihnimden mi, Tezer’in kitabından mı? Sayfayı kapatıyor. Arka arkaya gözüken sayfalardan cümleler zihnine ulaşıyor: Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. Zihninin kalabalık seslerine bir de uyanıp cinselliğinin peşine koşan kedisi de katılırken: Arjantin tangoları dinliyorum. Balkona çıkıyorum. Bu semtte çocuklar çok sessiz. Yazmak istiyorum. Ama her zaman yaşamın günlük hareketliliklerini yeğliyorum. Son pencereyi de kapatacak, Tezer’in güzel fotoğrafıyla yüzyüze geldiğinde, onun o sıralarda eski okulu Avusturya Lisesi’ndeki haline benzediğini düşünüyor; aynı okuldan iki aynı kadın farklı zamanlarda geçmiş midir? Ama ben, Tezer değilim ki, diyerek son pencereyi de kapatıyor ve geriye düşüyor, yatağına gömüyor bedenini.


Sabah kalkıp gitmem gerek, önce buradan, Arnavutköy’den yola çıkmam, Ortaköy’e kadar üst yoldan yürümem gerek, sonra Taksim’e çıkmalıyım, Hayalet Oğuz’a yetişmeliyim, geceleyin uçağa binmeliyim, Paris’e uçmalıyım, orada bir kahveye oturmalı, kimde kalacağımı seçmeliyim; sonra tren, İtalya’ya, Trieste ve S. Stefano Balbo’ya, en sonunda Yugoslavya kaldıysa, oradan Akdeniz’imin sonuna gitmeliyim. Ama önce sabah olmalı.

Gittiğimde ardımda kalanlardan anlayacaktır, gerçekten benim de Tezer olduğumu; ama bunu anladığı anda beni kaybettiğini de anlayacaktır. Umarım bir ders olur bu ona, hiç sevmediğim bir ders: hiç bir kategoriye ait kılmamalı insanları, bir tipe benzetmemeli... Ben Tezer olduğum kadar, Tezer değilim. Ben benim...

17 Aralık 2008 Çarşamba

Lirik İşler III

[F. için]

Sanrı kırk dak’kalık zamanını çaldı
Ben, yanıbaşındaydım, seninle kapattım gözlerimi
Aynı karanlığın ortasına uzandık
Ben, nefes almayı yeniden öğrendim
Sen, kim olduğumu tekrar anımsadın
Sabaha bitik düştüğümüzde
Birbirimize tek bir kere bile
Dokunmadığımızı anladığımızdan bakamadık
Ve aynı yolda ikiye ayrıldık
Ben, hafızamı verdim sana, ödünç
Sen, nefesini bıraktın geride, dönerim diye

(Ocak 02)

Lirik İşler II

Piyanonun başında bu gece palyaço, tek başına
Kendi kendisine çalıp söylüyor karanlık öykülerini
Mimiklerini içinden görüyor ve ağlıyor yavaşça
Parmaklarının ucuna basarak gitmek istiyor
Ve bulmak gerekiyor, nerede yalnız seyirciler

Kişiye özel bir gösteri bu, cansız nesnelerle paylaşılan
Tekrarı olmayacak, kapağı kapattığında gece de bitecek
İçine gömülüyor bedeninin her bir hareketi usulca
Kalbinden yüzüne yayılıyor kanlı gülümsemesi
Ve bitmek gerekiyor, sözler bittiğinde gitmek gerekiyor

Dayanabilirse bir kere daha deneyecek bu gece
Döndürüp yeni baştan alacak, bir gülümsemeyi
Öteki yaştan ayırmayı öğrenecek, belki aynı notada
Tekrar susacak ve görmeye çalışacak kendi maskesini
Ve bakmak gerekiyor, nerede duruyor bedeninde

Dudaklarından dökülen sözlerin kırıldığı yerde
Gömülecek itiraz etmeden, inkâr etmeye fırsat tanımayacak
Uzatmadan yeni bir maske örüp kapattığında
Hafiften parmakları öykünün sözlerinden kalkarken
Ve başlamak gerekiyor, sabaha geldiklerinde yaşamak gerekiyor

Lirik İşler I

Kadife kaplı dünyamın sınırları dışına taşıyor sözler

Elektriğini bedenime aktarmak istiyorum seni dinlerken
Siyah tuşların üstüne sertçe basan elinin altındayım
Dudaklarının arasından sızan sesinin titreşiminden

Tekrar doğuyor aramızdaki boşluğa asılan buğular

Gözlerim açılırken acıyor, arada titrek bedeninden
Okuyorum kaslarının atımından görüşünün neresindeyim
Yumuşak bir şiddet düşüveriyor çizginin dışına sözlerimden

Ardından içimde tekrar kurduğum sahnede şarkılar

16 Aralık 2008 Salı

İplerini Kesersin Tek Bir Hamlede

Teknolojiyi bir araç olarak kullanan bir yolcunun, yol notlarında görünen kalbine baktığımda, kendi içimi gördüğümü sanıyorum. Kalabalıkların caddesine yolum düştüğünde, caddenin kapısında durup beklediğim insanlar kimler acaba? İngiltere’nin druidlerinin ellerindeki oraklardan kesilen soru işaretlerinin üstüne, taç yaprakları asıyorum. Cümlelerin uzantısı, içine daldırdığım gayya kuyusundan elime yapışanları temizlediğimde ortaya çıkıyor. Sessiz gözlerimi içime doğru açıyorum, zamanı görüyorum, yaşlarım da içime akıp, içimi çürütüyormuş. Büyüsünü yitirmiş dünyaya tekrardan yeni büyüler kazımak niyetinde olan her bir müpteladan toplamaya niyetlendiğim sözlerini içimdeki kaplara saklıyorum, zamanı geldiğinde açıl susam açıllarla binbir gecede yeniden anlatacağım hepsini. Güldüğünde gözlerini kaybedenlerdensen, ağladığında nasıl geride kalmalarını bekliyorsun diye sorarsın kendine, kendin isterse cevap verir sana, der ki: sen gözlerini dışa karşı gülerek kaybet, içeride yaşların aksın düş ince ırmağında biriksin. Gözlerinin bir ikinci derisini oluşturan pusu içinden geçip karşındakini gerçek halinde görebilmek niyetiyle aştığın anda başlar bir yeni kâbusun. İplerini kesersin tek bir hamlede ardından görmeyeyim diye kaçarsın içerlere, örtersin üstüne karanlığı, susarsın ve dinlersin gözlerini. Anlatırlar sana, eski masalları, alır geri koyarsın içinden çıkan inci tanelerini, doldurursun testini ve bilirsin ki içeceksindir en zor anında, kana kana, tüm bu dönenlere ve tüm bu dolanlara. Açtığında içinin kapağını, dökülenlere bakamayacaksan ve toplayamayacaksan ardından, mühürle baldan mumlarla, bakma bir daha birikintilere, basma bir daha tellerinin üzerinden geçip gidemezsin, takılıp yırtarsın derilerini ve çıkar pür makyaj sakladığın yaralar, kendi gözlerini aşar ve başka gözler asılıverirler, tuz yerine, gömülürler iyice diplerine, ayrılır zor birleştirdiğin iki yakan, biri susar ve koparttığı dilini ödünç verir ötekine, öteki dillenmeye kalmadan geriye atar kaçak adımlarını, kaçar kantarın topuzu ve aralarındaki çukur kadar açılır giderler kendi yakalarına.

15 Aralık 2008 Pazartesi

Benim Dilim Çok Vukela

[Daha önce bir alt-zine sayısında yayımlanmıştı.]

Benim bu dilim çok vukela, bir kullanmaya göreyim, bitmiyor söyleyecekleri. Benim bu dilim çok vukela.

Küçük parçalarıyla yazmaya başladım. Sonra tekrar ederek, katışıksız hale getirmek istedim. Sağaltmaya, daha mükemmel hale getirmeye çalıştım. Ne kadar tekrar etsem de bir fazlalık kalıyormuş gibiydi. Bir sarkıklık vardı bende, bir sakarlık. Sarkaklık. Sürçüyordum durmadan, sokaklarda sürçüyordum. Hep unuttuğum bir harf vardı, geri gidip yapıştırdığım bir re harfi, müzikli bir re harfi. Günün koyulduğunu bilmediğimden olsa gerek, ayaklarımın asfalta yapışmasına gözlerim açılıyordu, fal taşlarından okuyordum bir sonraki adımımı nereye atmam gerektiğini. Kağıdın beyazlığında karınca adımları bırakarak, arada bir iki tanesi düşerek, yokuş aşağı ilerlemeyi sağladım, tekrar yokuş yukarı çıkarak. Bir aşağı bir yukarı, başaşağı bir cümle geliverdi elime, nereye koyacağımı, nereyle bağlayacağımı bilemediğim. Bir ip alıverdim elime, ince belli çantamdan çıkarıverdiğim, verdim eline cümlenin bağlasın diye. Gündüzün koyu vaktine açık çay yakışır edasıyla, giriverdim gözüme ilk batan kahveden içeri, gözüm çok içerlemişti, kuytuda bir masayı beğenmiş olmalı, gittim oturdum. Kalın bellisi yok mu dedim çaycıya, mümkünse açık kumral olsun, kalçaları da çıkık olabilir, gençliğimde kırık çıkıkçılık yapmıştım. Siz hâla gençsiniz, siz daha nice fındıklar kırarsınız demesiyle bir bardak dolusu taze Değirmendere fındığını masaya bırakışı bir oldu. İki olsaydı eğer, yan masadaki genç adamın gelip yardım etmesi gerekirdi, ama artık tek başıma hallederdim, bir bardak dolusu fındığı yuvarlamayı becerebilirdim. Yuvarlanan fındıkların kabuklarının aşınmasını bekleyene kadar akşam oluverdi, başıma çöküp gözlerimi karartan. Dilime pelesenk ettiğim cümleleri ezberime unutmasını söylüyordum bir yandan da, kalk gidelim dedi çırak, daha oynayacak oyunlarımız, boğulacak bir kaşık sularımız var. Sek sek sekerek bir yudumda içiverdim son anda elime tutuşturduğu viskiyi ve adımlarımı bir tango dersi olarak geride bıraktım. Yıllar sonra ücra kasabadan yokuş aşağı yuvarlanan bir mektupta teşekkür ediyordu genç kadın, kahvenin tabanında gördüğü adımlara aşık olma fırsatını veren babasıyla bana. Dans tutkunu olup çıkmıştı, günde üç vakit dans etmese rahat batar, çıkarması için nice doktorlar, nice mühendisler talip olurdu. Geçmiş zamanın masalını anlatmalıydım belki diye düşündüm son cümleden sonra, Kuzguncuk'a ilerleyen vapurda, satıcı olmaz hiç, bilirler Kuzguncuk'luların plastikten hoşlanmadığını. Bu nedenle bakir kalmıştır Kuzguncuk, eli elime değmemiştir. Sadece söz yuvarlanmıştır, yuvarlana yuvarlana bir tekir kedinin sayıkladığı bir dizgeye dönüşmüş, ne idüğünü bilmiş, ne de büdü ediyi bulabilmiş. Aklına gelen bir sokak lambasını terbiye etmeye çalışmış, ne zaman yanıp ne zaman söneceğini öğretmeye çalışmış boş yere öğretmen hanımı görünce, vilayette bir işi olduğu aklına gelen yaşlı Dede Efendi, neyini siyah saksofon kutusunun içine koyup, bu zamanda doğaç ancak bu kadar evladır, mefta diyerek, kalbini sıkı sıkı kapatmış da, anahtarı masalın içinde kalan ev sahibi, kiracısını uyandırmadan evine nasıl girebilmişse girmiş, masanın üstündeki dantelli örtünün altından görünen altın anahtarın fotoğrafını çekerek, fazla olmaya başladın sen ey yazman, nasıl olur da bu kadar geveze olabilirsin sen demiş. Silgiye bu kadar ihtiyacı olan, aptal çocuklar doğurur diyerek, geçip gitmiş karayel, güney sahillerinde turist kızlarla aşı pişirmeye, aç kalan lodos ile poyraz ise, zihniyle balık avlayan delikanlıya, git bir an evvel alıver bir Sait Faik veya Halikarnas Balıkçısı da, yap tatilini demiş. Böylece boş yere gitmezsin iki günlüğüne Kelebekler Vadisi'ne.

14 Aralık 2008 Pazar

İz Peşinde (1. Bölüm)

Adım adım tekrar basıyorum izinize
Bunca zaman sonra yerli yerindeyse

Masanın başına geçmesiyle başladı herşey. Yıllar sonra,
iyice alıştığı bu yarım yamalak hayatı bir kenara bırakacaktı.
Gideceği yeni eve, eski lanetlerini götürmemeye kararlıydı.
Şimdi, bu iş, bu masada bitmeli, diye düşündü. İçimi bu
masaya koyacağım ve kapıyı çekip çıkacağım, yanıma
hiçbir şey almadan. Her şeye baştan başlamanın imkânı
kaldıysa artık tam zamanı gelmiş olmalıydı...

Beyaz kâğıda, siyah mürekkep bir lanet bu içimdeki,
günü ve geceyi yok eden modern zamanda, ne zaman
ölüyüm, ne zaman canlı, bilsem içimdeki ışığı
nasıl açıp kapatacağımı, bırakır mıydım o zaman
dizginlerimi elimden, sormaz mıydım sizden hesabını,
heba olan yaşamımı...

Eski bir uyku uyuyorum akşamdan sabaha
her daim ateş var içimde, sayıklıyorum
kâbuslarımda yaşıyorum artık, yanıyorum
soğuk bir el esiyor üzerimde bazen
yanık tenimin ürpertisi, boğazımda
düğümlenen çığlık
bitsin artık bu karabasan, gideyim ben
usulcana geçeyim bu dünyanın yazı tarafına

Bedenim olmadan, çıplak yakalanıyorum ağına
örümcek olmadan, yapış yapış sözlerle karnıma
bir sancı giriyor, ölüm korkusundan beter bir sızı
usuma pranga vurmaya geliyor şakaklarımdan içeri
masa başında kalem tutan parmaklarım çok uzakta
kötü bitiyor, bedenle beynin kardeş kavgası, bu ağda

Kalıp bir yaşama direnmek geliyor içimden, bilgiye
kendi ayağımla gitmek ve sunak taşına boynumu yerleştirmek
Basit bir öykü anlatmak gerekirse eğer, avuçiçlerine yazılan
kopya bir yaşam çizgisinden geçerek,
arka sıralarına yerleşiyor insan
Susku, kendi içinde daha büyük fırtınalara gebe, bir sudan
bir büyük suya akıp giderek kayboluyor balık, sonra
geri gelmeye başlıyor direnç. Benden kalan bu parodiye,
kalın harfli koca bir ilenç...

Yola düşmeden önce, pek düşünmüş olduğumu söyleyemem,
biraz şartlar, biraz da inadım buralara gelmemi sağladı,
peşimden sürüklediğim, yerleştiğim her bir eve yığdığım,
tüm bu eşyalar, içimdeki boşluğu doldurmak için güya,
ancak nafile, şu dört duvarın arasına giren her bir eşyanın
hacmi boşluğumu daha da arttırıyor. Halbuki, örebileceğime
inanırdım yaşamı bir zamanlar, her bir ilmeğine parmak
basabileceğime... Her bir hareketimin bir anlamı vardı,
ya da ben öyle sandım. Şimdi, dönüp baktığımda,
tek yaptığımın kaçmak olduğunu görebiliyorum. Varmak
istediğim hiçbir yer yok, sadece çekip gitmek istediğim
yerler, sevmediğim hayat ihtimallerinden kaçmalar,
kapıları kapamalar sayabiliyorum. Geldiğim bu yere,
kaçarken ayağıma takılanları da getirdim getirmesine
ama şimdi boğuyor beni tüm bu birikenler... Yaşamışlığı
kanıtlamalıydılar, öyle derlerdi eskiler. Nerde...
Tam tersine, her bir kitap, her bir kaset yaşamaktan
korktuğum bir şeyleri gösteriyor bana şu anda.
İçim de boşaldı onlarla,bana söyledikleri sözler, benim
söylemem gerekenlerin yerine geçti. Her bir yola çıkışım
içime yeni bir susku kilidi taktı. Her yeni oda, bir yenisine
sürükledi beni. Gittikçe, suskumda boğulmaya başladım,
eşyamda boğulmaya, boğulduğumda nefessiz kalmaya...

28 Haziran 01

13 Aralık 2008 Cumartesi

Babil Yolu (1. Parça)

EB'ye...

I

Şairler çağından düşen, son yanlış tohumlardan
biriyim. Sözün krallığı yıkıldığından beri, eriyip
gittiğini görüyorum soydaşlarımın. Yarı insan olmam
uzatmış olmalı ömrümü, ama artık kalemimin ucundan
dökülenler, yalnız bir acının koyu mürekkebinden
başkası değil.

II

Yaşam derdi keçi ayaklı eski bir tanrı dostum,
biz tanrıların yaşamı, ne yazıktır ki yarattığımız
şu ölümlülere bağlı. Komik değil mi bu ilahi kural
tek bir ölümlü kalmazsa bize inanan, elimizden
düşüp kırılır o ince ölümsüzlük kasesi. Sonra,
bekleyip dur yüzyıllarca, bulsun kazara bir ölümlü
de tutsun dile versin adını bir daha...

III

Sadece siz değilsiniz dost olan ölü tanrılarla,
ey Nil’de aranan avare, geçmiş zamana ait bir ruh
barındıran tüm bahtsızlar gibi, karanlıklarımda
gömülmeye yazgılıyım şu sözden mabedime.

Yıkım çağına tanık olmaya yazgılı soluk ruhlar
taşıyıveriyor bedenlerimiz, kayıp zamanların izinde
kaybolup duran biz, gün geldiğinde sanki hiç
gitmemişcesine dönüvereceğiz, belki bir kaçımız
hatırlayacak sonda kalan hangimiz, hangimizde?

IV

Dillerle sınırları çizilmiş haritasında, devrik
Babil kulesinin, sırtında yazgısı, düştüğünde yollara
ezelden ebede yargısı, dönüp geri gelecektir
atlasın aynı köşesinden girecektir, her seferinde
yeni bir dil yarası, kendi cehenneminin tam arası...

Geri geldiğinde kan akan yarası dillenecektir
geride kalanlara diyecektir, bitim savaşından diri
çıkmanın omuzlarına ağırlığı, diyar diyar kanar toprağa,
döküldüğü yerde dağın denize, söz verecektir
çıplak ayaklı yarı tanrı, git de anlat gitmeyenlere,
geri dönenin geri dönmeye, döngülü olduğunu...

V

Benden önce çıkmıştınız yola, benim yaşımda,
benim posumdaydınız, yolda postunuzu ağarttınız,
sizden öncekilerle karşılaştınız, benden daha açtınız,
yol döndü, kıvrıla kıvrıla gerinizde yıl oldu,
birike birike doldu kader çukurunuzda, benim yaşımda
yeni bir yolcuya damladı geride, biliyorum benden çok
önce çıkmıştınız yola, benim posumda...

12 Aralık 2008 Cuma

Ne kadar kalabalık bir dünya!

Her sabah düzenli bir şekilde klavyenin başına geçer ve parmak alıştırmalarına başlar. Küçük cümleciklerle yola koyulur, bir süre sonra cümleciklerin birleşiminden paragraflara, ve oradan da şanslı ise, bir parça bütüne ulaşır, aynı temanın etrafında dolaştığı. Cümleciklerin uzunluğu ruh haline göre değişir, çok fazla anlam yüklemeyebilir, çok fazla yan unsur ekleyip, cümleyi içinden çıkılmaz hale de getirebilir. Her sabah, kendi dünyasının içinde yola çıkmadan önce, belli belirsiz sezilebilecek ruh haline göre, parçaklarından çıkarttıkları değişecektir. Ama her sabah, düzenli bir şekilde klavyenin başına geçip, küçük cümleciklerle harekete geçmeyi asla ihmal etmez. Duru hayatında kendini mutlu hissettiği, hiçbir sorumluluk duymadan, başkaları adına değil de kendi adına hareket edebildiği sabah alıştırmalarından vazgeçmez.

Parmakların hızla inip kalkışını, hata yapmamak için gözlerin dikkatini, dışarıdan gelecek ufacık bir sesin dikkâtini bozup, dünyasından içeri sızmasını izlediğiniz zaman, önemli bir ritüele şahit olduğunuzu anlıyorsunuz. Hayat, burada yeni baştan yaşanıyor ve yeni baştan başlayıp bitiyor. Bir sabah boyunca.

Daha coşkulu bir ritme geçtiğinde, melodiyi de burmaya başlıyor; Eski dünyasından taşıdığı hüznü eğip bükebildiği için, bir yandan mutluluğu sunarken, bir yandan da asla unutulmayacak, ancak gözardı edilebilecek anları yanına iliştiriveriyor.

Bütün gün bu mutlu zamanın içine kapatmak isterdi kendisini, hiç dışarı çıkmadan, toplumsal hayatta olanlara hiç bakmak zorunda kalmadan, sadece inip kalkan parmaklarını izlemek ve tek bir tempoyla devam eden salınımının keyfine bakmak isterdi. Ama hayır, tüm bir toplumsal hayat, kapadığı pencerelerden, sıkıştırdığı kapılardan içeri sızacaktı. Sorumluluklar kendilerini tekrar tekrar hatırlatacaktı. Orada, kendi kabuğunda, sessizce oturmasına hiç bir toplumsal yapı izin veremezdi; toplumun iktidar odaklarına hizmet etmeyen hiç kimsenin yeri yoktur toplumda ve mübadeleye katılmazsan, zorla işgal ederler seni, bedenini.

Sinirlendiğinde tempoyu kaçırıyor ve içinde bastırmakta olduğu şiddet, başveriyor, parmaklarının hareketini ve sonuçlarını değiştiriyor. Hiç sevmezdi bu sinir dalgalarını, sakin dünyasının içinde, kimse bağırmadan, kimseye bağırmadan, sadece temponun akışıyla devam etmek isterdi. Kendi sesinin tekdüze ritminde akmak, tekrar tekrar aynı boşlukta dolanmak isterdi. Adını koymadan sonsuzluğa tek bir anda sahip olmak.

Ama her sabah biter, her sabahın sonunda gündelik hayata karışmak, haklı veya haksız kendisi üzerinde beklentilere sahip insanların dünyasına karışmak, alışveriş yapmak, çalışmak, sunmak, konuşmak, eğlenmek, eğlendirmek, tepki vermek zorundaydı. Kendi içine bile sızan kalabalıklardan kaçışın olmadığını, her sabah odasından çıktığında anlıyordu.

Ne kadar kalabalık bir dünya!

10 Aralık 2008 Çarşamba

Uykusuzluk No:1

Uyuyamadığınızda ne yaparsınız? Çetrefilli bir durumdur uykusuzluk, Tyler Durden'i hatırlayın lütfen. Son zamanlarda iyice pamuk ipliğiyle bana bağlanan uykulardan birini zar zor zaptetmeye çalışırken, gecenin ikisinde dairemin kapısı çaldı, bir defa. İnanın yetti uykumun toptan beni terk etmesine. Önce ısrar ettim, kapıyı açmaya gitmedim, densiz kimse bu saatte çaldığı kapının açılmayacağını anlasın hem. Sonra dayanamadım, açtım bilgisayarı, saçma sapan endişelere yeniden kapıldım, yok blog ne olacak, yok reklam alıp para kazanmaya mı başlasam, kim tıklar ki şimdi onları, beş kuruş için kasacağım da ne olacak, sonra bir sürü düşünce biriktikçe birikti, içten içe zayıflamış uykuyu iyice kemirdiler. Kalktım içeriye gittim, mandalina ve sigara eşliğinde okumaya koyuldum, Mesele dergisini karıştırdım, Roll'da Nejat İşler röportajı iyiymiş, Pelin Batu yeni The Cure albümünü tanıtmış, bir de ben dinleyeyim bakayım nasılmış, The Cure işte aynı tas aynı hamam, biz de bu hamamı seviyoruz zaten. Saatler geçiyor, birazdan günün ilk ışıkları da düşmeye başlar, hani bayram günü olmasa pencereye koşarım, günün izlemesini en sevdiğim saatleri gelir, yedi ile dokuz arası mesaiye veya okula yetişmeye koşturanları izler, bir işyerinde çalışmadığıma hayıflansam mı, sevinsem mi kararsız kalırım, bir başka aylakla karşılaşıp konuşana kadar kaç vakit geçirmem gerektiğini hesaplarım, en kötü durumda yetiştiremediğim işlerin verdiği mahcuplukla bilgisayarımın başına dönerim, ama bayramın bilmem kaçıncı günü bugün, aile ziyaretlerinden dönen bir sürü arkadaşım aylaklık yapmak isteyecekler, ama uykusuzluğa kendini kaptırmış biri olarak onlara ne kadar ayak uyduracağım, bilemem ki şimdiden. Peki, bir daha sorayım, uyuyamadığınızda ne yaparsınız?

Blue Plaques


Kim nerede doğdu, nereyi ziyaret etti, ömrünün ne kadarını nerede geçirdi, nerede yapıtını verdi. Bu bilgileri merak ederiz ya da etmeyiz, ama karşımıza çıktığında bizi heyecanlandırır. Haldun Taner'in hangi evde yaşadığını, Franz Lizst'in bir dönemler nerede yaşamış olduğunu, hangi tepesinden Yahya Kemal'in aziz İstanbul'una baktığını, Pierre Loti'nin hangi kahvede gerçekten nargile içtiğini ya da Pamuk Apartmanı'nın nerede olduğunu meraklıları arayıp bulur mutlaka, ama 2010 kültür başkenti metropolde bunları çok daha kolay işaretlemek, merak etmeyene de kültürün izlerini göstermek mümkün değil midir? Önümüzdeki günlerde bu araştırmaların ve işaretlemelerin yapılacağını, bu zamana kadar yapıldığı gibi pek dikkati çekmez platin plakalarla gösterileceklerini tahmin ediyorum, 2010 projeleri kapsamında. Ancak İngiltere'deki bu taglama, plaketleme yöntemi çok daha cezbedici geldi bana. Belki o zamana kadar bir bileni, bir karar mercii rastgelir de okur ve onun da ilgisini çeker diye İngiltere'deki ünlü blue plaques üzerine iki tane link veriyorum, biri wikipedia sayfası, ötekisiyse bu plakaların meraklısı Joey Moore'un blogu.

9 Aralık 2008 Salı

Orhan Bey'in Kütüphanesi


Başka planlarım vardı, ama birdenbire karşıma çıkan bir link bu metne sebep oldu. 18 Aralık 2008 tarihini taşıyan bir The New York Review of Books metni, nedense mutlaka bahsetmem gereken bir metin: Maureen Freely'nin çevirdiği bu yazı, Orhan Pamuk'a ait. Her okuyan kendince bir yorum çıkaracağından benim ekleyeceğim çok öznel olacak: Bir zamanlar okuma sevdasına kapılırken karşılaştığım en etkileyici Türk yazarı olan Orhan Pamuk, yine bir zamanlar yayın sevdasına kapılmakta olduğum günlerde karşıma çıkınca, bambaşka zamanlarda bahsi geçen kütüphanenin pek çok mensubuna kimi sefer alelacele, kimi sefer biraz daha etraflıca dokunabilme fırsatını yakaladığımda, kitaplar, yazarlar, kütüphaneler gibi bu sitenin kapsamına girecek pek çok konuda romantik bir bakış açısından reel bir bakış açısına geçmeme yol açmıştı: kitaplar gerçektiler, yazarlar gerçektiler, kütüphaneler gerçek insanlar tarafından oluşturulurlar. Öğrendiğimi sandığım en önemli bilgi ise, kitabı yazmak için bir yazarın, kitabı basmak için bir yayıncının, kitabı saklamak için ise bir kütüphanenin mevcut olması gerçeğiydi. Bugün her birinden çeşitli sayılarda mevcut etrafımda, ancak hiçbirinin rahatlıkla hayatta kaldığını düşünmüyorum: Yazarların dertleri ayrı, yayıncılarınkiler apayrı, ama bugün her ne dense en çok kütüphanelere üzülüyorum. Yazdım ve muhtemelen daha fazla da yazacağım, ama farkında olduğum şu: Sıradan bir insan için kütüphane kavramının -belki doğmadan, belki doğduktan hemen sonra- çoktan öldürüldüğü, birkaç üniversite, kültür merkezi ve özel kütüphane ile, kıyıda köşede saklanmış halk kütüphanesi haricinde kapsamlı, işler, yeni yayınlara açık, çok dilli, herhangi bir vatandaşın rahatlıkla kullanımına açık kütüphane bulmanın hayal olduğu. Belki de bu nedenle her birimiz ısrarla kendi kütüphanemizi oluşturmaya çalışıyor ve yaşam alanlarımızı tonlarca kitapla paylaşmak durumunda kalıyoruz. Bu dünyaya bir katkısı bulunsun isteyenlerin bir kısmını yaşadıkları mahallerde kütüphaneler yaratmaya, yaratılmış kütüphaneleri yaşatmaya davet etsem, yeri midir bilemem, ama günün birinde Orhan Pamuk'un kütüphanesinin bir şekilde halka malolmasını, herhangi birimize açık bir kütüphaneye dönüşmesini dilediğimi bilirim, eğer o günü görecek olursak, muhtemelen en büyük kişisel kütüphaneyi görme ihtimalimiz de olacaktır.

Babil Yolu (2. Parça)

İktidar meselesi mi tüm bunlar, yazarla okur
arasındaki oyunlar, bir de üçüncü şahıslar?
Elimizde keşke sadece bir kitap olsaydı,
yazarına ulaşamayacağımız, biz okurların haddini bileceği
Ama çatallanıyor kitaplar, bazılarına göre tek birinden başlıyor
tüm bu okuma, bazıları emin değil
Çatalları batıranlar kitaba okurlar, ilk yazardan
parçalar koparıp, kendi kitaplarına koyuyorlar
Babil'den İskenderiye'ye, yolculuğun her bir adımında,
bir kere daha çoğalıyor kitap
Yazardan kopan her bir okur, kendi serüvenine
atılmak niyetiyle, kendi yazısına açıyor yelken
Yazarın da okur olduğunu, her fırsatta dile geldiğini,
duyuyor kulaklar ve okuyor gözler
Yorum her şey iktidar der, iktidarın çift yönlü ucu,
üstü yazar altı okura girer
Ama iktidar okurun da elinde, maskelerimizin çift yönü var,
ters döndüğümüzde yazar
Sokulgandan öbür uca sıkılgan, madalyon elimizde,
istersek yazı istersek tuğra
Müritleri değiliz edebiyatın, oyunlarımız okurun,
belki de yazar sonradan katılıyordur
Koro şiddetle haykırır, oyunlar ancak aramızda olur,
geri dönün ilerleyenler
Efsanenin yazıcısı değiliz, hiçbirimiz kalmayacağız geride,
biz sadece oyuncularız
Her birimizin kendi kuralları, açılacağımız çatalları,
yazacağı yazgıları varken
Bilincinde değilsek bile, bilmeliyiz belki de,
iktidar hem okurun elinde hem yazarın

25 Kasım 01

8 Aralık 2008 Pazartesi

Tango

Bu ritme ayak uyduracak kelimeler aramaktayım
temponun her vuruşunda tavrını koyacak
doğru adımları atacak kadar ağır
duracağı yerleri bilecek kadar usturuplu;

Büyük dansa başlamadan önce
partnerim olacak kelimeleri seçmeliyim
çıplak parkelerin üzerinde tok seslerle
salınacak olan zarif kelimeler olmalı

Uzun bir dans olacaksa eğer
tıknefes olmayan, uzun boylu bir eşlik
sıkı tutulabilecek, çabuk kaçmayan
kadın gibi kelimeler olmalı eşliğim...

11 Mayıs 1999 (tango günlerinden)

7 Aralık 2008 Pazar

Aylak Adam

"Sultanahmet durağından, Nişantaşı'nda inmek niyetiyle Maçka tramvayına binmiş bir adam, dışarıya baktığı camdan ne sevdiği kadını, ne de bir tanıdığını gördüğü halde yarı yolda neden iner? Bazen insanı bir yangın kulesi de çağırır. Hele bu adam, öğle yemeğini yediği kalabalık lokantadan çıkıp nereye gideceğini bilmeden yürürken derin localı sinemanın karşısında bekleyen şaşı kadını görür görmez dönmüş, Alemdar'a dek yürümüş, çocukluğunda içinde yaşadığı iki katlı eski evin önünden geçip, kafası o günlerin kimi açık, kimi belirsiz anılarıyla dolu, tramvaya binmiş biriyse, yalnızsa, aylaksa onun nerede ineceği bilinmez."



1959 yılında yayımlanmış, ben 2001'de YKY'den çıkan baskısını okumuştum, Mesele dergisinin Kasım 2008 sayısında Müge Karahan'ın analizinde tekrar rastladım, yüzümden bir gülümseme geçti tam da bu paragrafta, bir arefe gününe yaraşır diye uykuyu tutturamadığım sabaha karşı yazıverdim, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ındaki bu satırları.

6 Aralık 2008 Cumartesi

Aynadaki Akis

Sana hangi sözü edeceğimi kestiremiyorum şu anda. Sen de bilmiyorsun, bir gece vakti ben yazarken nasıl olurum. Bilmiyorum, içimde yakalayacağım sözler, ne anlatacak sana, ve bana. Bir keşif yolculuğu kabul edelim bu satırları, içime ekilen yalnızlıktan uzaklara yapılacak. Ben sözü ne kadar zor çıkarıyorum bu gece, bilemiyorum ne kadar kolay okunacaklar, yine de düşüyorum peşine.

Öğrenmek istemedin, bir gece vakti tanıyıp merakını giderdiğin adamın, yaşam alanını. Uykusu kaçtığında, kütüphanesinden hangi kitabı çekip karıştıracağını, sözlerini ararken kimin müziğini dinlediğini, hangi camın kenarından dünyaya baktığını merak etmez gözüktün. Olamaz mıydı, belki ne önemi vardı, birini özel biri yapan ufak noktalar yok oluyor gitgide, aynada yakaladığım aksimde eriyip gidecek zaten.

Aynadaki akis... Bir insan kendine aşıksa, benzeriyle karşılaştığında ne hissedecektir sorusu, düşüverdi aynadan. Olasılık hesaplarına gönderdim beynimi, duygular başıboş kaldılar. Islak bir ritimle sözleri akıtıyorum şimdi, sözden düşüvermem mümkün. Söz uçuyor...

İki ben, bir araya nasıl gelir? İki ben, bir araya gelmeli midir? İki ben gerçekten var mıdır? İki benin arasında soru işaretinin noktası yer alır. Kanca birine saplanır.

Başkalarının sözlerini gönlündeki kuyulara hapseden bir kadının hikâyesine girmek yerine, sözünü bir kadına kurban eden erkeğin öyküsünü yazmak isterim belki de. Aynadan cevap gelmiyor henüz...

5 Aralık 2008 Cuma

Turşu kavgası

Ne kadar kolay yazarsınız? Kalemi elinize alır almaz önünüzdeki kâğıda aklınızdan ilk geçeni rahatça yazabilir misiniz? Yazdığınız cümlelerdeki kelimelerle ne ifade etmek istediğinizden emin misiniz? Ağzınızdan çıkan her kelimenin ardında durmak zorunda mısınız? Söz sizi bağlar mı? Ya da yazı?

İlk olarak ne anlatmak istersiniz? İlk kez siz konuşacak olsaydınız, ne derdiniz acaba? Veya, ilk siz yazacak olsaydınız, neler yazardınız? Alfabenizin işaretleri kaç tane olurdu? Kuş mu çizerdiniz, yoksa taş mı? Tek bir nokta bırakıp gidenlerden mi olurdunuz?

Çocukluğunuzu hatırlıyor musunuz? İlk kez elinize kalem tutuşturduklarında, neler karalamıştınız? Belki de çocuğunuz olmuştur bile, o neler karalamıştı?

Okur musunuz? Varoluşunuzu sadece okur olarak açıklama ister miydiniz? Yoksa okur olmak çok mu dar gelir size, açmak mı gerekir: kadın okur musunuz? Macera okuru musunuz? Hititlerin tarihini okur musunuz? Türk milliyetçisi bir okur musunuz? Enternasyonel okur musunuz? Devamını okur musunuz?

Bağırmadan yaşayabilir misiniz? Konuşmasanız olur mu? Sorularınızı nereden alırsınız? Ben de bulabilir miyim o soruları? Arkanızda turşu kavgası yapılırken soru sormaya devam edebilir misiniz? Turşu kavgası yüzünden ayrılan bir ailenin dramının filmini izlemiş miydiniz? O filmi defalarca izlediğiniz halde, hâlâ turşu kavgası eder miydiniz?

Sakinleştiniz mi? Üzerinize yüklenen görevlerin, durumunuzdaki belirsizliklerin, aynı anda altına girdiğiniz ağır işlerin arasından geçebilecek misiniz? Yükün sadece fiziki bir şey mi olduğunu sanıyorsunuz yoksa?

Bu gece yemek yemeyeceğim diyebilir misiniz ailenize? Size anlamaz gözlerle bakarlarken, çalışmam, sormaya devam etmem gerekir diyebilir misiniz? Sorduğunuz soruların bir tabak kuru fasulye, bir tabak pilav ve üzerinde anlaşılamayan turşuyu bu geceliğine reddetmenizden daha önemli olduğunu onların asla anlayamayacaklarını bilmiyor musunuz?

Kendinize sorduğunuz sorular ne anlama gelir? Ne kadar çok soru soruyorsunuz böyle? Soru cümleleri olmayan cümlelerin sonlarına da soru işareti koyabilir misiniz?

4 Aralık 2008 Perşembe

Okur Divanı

[Daha önce Yapı Kredi Sermet Çifter Kütüphanesi bünyesinde çıkartılan 4. Kat dergisinin 6. sayısında yayımlanmıştır.]

Buraya mı uzanacağım? Hep farklı hayal ederdim bu divanı, herhalde herkes farklı hayal ediyordur, herkese ayrı divan, ne de olsa herkesin öyküsü ayrı değil mi? Benimki çokça ihmal, biraz düzensizlik ve bir tutam özensizlikten ibaret. Aslında durum gayet normal sayılır, hiçbir ayrıcalığı olmayan bir yaşamın bu ülkede karşılaştığı pek çok durumdan biri en nihayetinde.

Ülkenin en büyük sanayi komplekslerinin yer aldığı ve bu nedenle her geçen gün kalabalıklaşan bir deniz kentinde –inanın benim çocukluğumda oraya deniz kenti demek mümkün değildi, denizle en yaygın ilişkiniz trenle ya da otobüsle yanından geçerken burnunuzu kapatmaktan ibaretti– işte bu kentte sıradan bir devlet okulunda okumaya başladım. Kalabalık sınıflar, haylaz öğrenciler, bırakın öğrencilerle başa çıkmayı, kendilerini bile idare etmekte zorlandıklarını hissettiğiniz öğretmenlerle tıka basa doludur bizim kentlerimiz, benimki neden farklı olsun ki? Herhalde zeki sayılırdım, fazla değil, yeterince. Başım pek ağrımadan, üstelik fazladan bir çaba sarf etmeme gerek kalmadan ilkokulu halledip, kitlesel sınav çılgınlığının ilkinde kent çapında bir başarı yakalayıp, güzelim Anadolu’muzun adını taşıyan “nispeten daha ayrıcalıklı” lisemize girebildim. Kentte bu liseden bir tane vardı ben girmeden önce, benimle birlikte bir tane daha açılmıştı, şimdi kaç tane vardır bilmem, üç beşe ulaşmıştır herhalde. İşte her şey bu prestijli ve imkânları olduğu söylenen devlet okulunda başladı.

Ortaokulu bitirdikten sonra, bina değiştirdik. Standart bir mimariyle üretilmiş, dört katlı koca bir yığının içinde okumaya başladık. Her şey standarttı, tüm sınıfların boyutları birdi. Okulun kütüphanesi de herhangi bir sınıf boyutundaydı ve korkarım eğer biraz daha kalabalık bir okul olsaydık, orayı da sınıf yaparlardı. Eğitim kurumlarının içindeyken hiçbir zaman gereğinden fazla çaba göstermeye gerek duymadığımdan bol boş vaktim vardı. Anlatılanları ilk duyuşta anlama gibi bir yeteneğe sahiptim ve tekrar okuma yaptığımda, canım feci sıkılıyordu. Kendime düstur belirleye belirleye şunu belirledim: asla iki kez aynı şeyi okuma. İyi mi yaptım, elbette hayır. Elimdeki okunacak malzeme çok kısıtlıydı. Evden bahsediyorum canım, şöyle iki yüz kitaplık popüler romanlar ve bir kaç ciltlik ansiklopedi setleri. Bunlar evde okuma yapmama imkân veriyordu ama yetmiyordu. Bu sebeple okul kütüphanesini kullanmaya karar vermiştim, ancak henüz inşaatın içinde okul kütüphanesinin nerede olduğu belli değildi.

İlk defa o odaya girebilmem için, haşarılık yapmam gerekmişti. İkinci katta, kapısında kütüphane olduğu yazılı olmayan bu odaya, sınıfta gürültü yaptığımız için bir arkadaşımla gönderilmiştik. İçerde bizim gibi birkaç haşarı daha vardı. Anlaşılan kütüphane denilen yer, ceza odasıydı. Yaramazlık yaptığına inanılan öğrenciler, ceza olarak okusun diye bu odaya tıkılıyor ve bir saat boyunca orada kalmak durumunda bırakılıyorlardı. Odanın sadece iki duvarı kitaplarla doluydu, ortada da iki masa vardı. Bu masa etrafında biz haşarılarla, her ne sebeple gelmiş olduğunu bilmediğim, ancak haşarıların gazabına uğramakta olan çalışkan bir velet vardı. Bilirsiniz, o zamanlar çalışkanlara hiç hoş gözle bakılmazdı, hatta inek diye adlandırılırlardı. Okuma tutkusu, sıkıntımı gidermek için tutunduğum bir dal olduğundan, ben kitap koleksiyonunu incelemeyi tercih etmiştim, ancak diğer arkadaşlarım zavallı çocuğun çalışmaması için ellerinden geleni yaptılar: defterlerini alıp sakladılar, başında vıdı vıdı konuştular, bahçedeki kızlara laf atıp çocuğu şimdi tekrarlamak istemediğim bir biçimde anlattılar. İnanın, içimde çalışma isteği olsa bile o günden sonra, insanların çalışanlara nasıl davrandıklarını gördükten sonra, kaçar giderdi.

Ne zamanımız dolmak üzere mi, bu divanda ne kadar çabuk zaman geçiyormuş. Genelde daha mı zor olur buraya uzanan hastaların konuşması, neyse benim çenem biraz düşük galiba. Her neyse, işte o günden beri kütüphanelere girerken büyük bir acı çekiyorum, hem okuduğum okulda bir ceza odası olarak kullanılması, hem de gönüllü okurlara karşı cezaya dönüşüyor olması, bu ülkedeki tüm kütüphanelerden soğutacaktı beni az kalsın. Şimdi biraz iyiyim, ama yine de ne zaman zoraki kütüphanelere gitsem, başım dönecek gibi oluyor, hemen girdiğim kapıdan geri kaçıyorum. Allahtan, gerçek kütüphanelere de gittim zamanla, insanların çalıştıkları, araştırma yaptıkları ve hatta içlerinde yaşadıkları kütüphanelere. Onları da başka bir seansta anlatırım. Umarım durumum o kadar kritik değildir, travmatik kütüphane deneyimlerimi tamamen unutabilir ve rahatlıkla beni bekleyen kitaplara kavuşabilirim.

3 Aralık 2008 Çarşamba

Pigna Nature'den...

Sessiz, ışıltısız bir ayin başlatıyorum, kalemimle arınmaya çalışacağım. Ey Kelimelerin Tanrısı, yalnızlığımı affet, tüm suç benimdi ama cezama karar vermeden önce, sözlerimi bir dinle...

Hiç ummadığım zamanlarda çıkıverdi aşk karşıma, durmadan, ben duramadan... Hep aceleci davrandırdı, hep acele karar vermeliydim, ama bilirim ki, ben ne zaman acele etsem, bir şeyleri düşürür kırarım, hayatım hep eksilir, ufaktan ufağa...

Şimdi, bir gece vakti, karanlığı bozmamaya özen göstererek, eski bir aşkı canlandırmaya çalışıyorum, ne kadar acı verse de bana...

Işık, birden çekilivermişti, karanlığın içinde bir tek o aydınlıkta kaldı, zıtlığı çekiverdi beni içine, aydınlığını aldım, karanlığımı bıraktım ona ve gittim... Işığını soğurdum, ancak ben aydınlanabildim, onu bilemem, hiç bilemeyeceğim galiba...

Neyi geri getirebilirim ki şu anda? Kırık iki üç anı dökülecek torbadan, solmuş fotoğraflara bakacağım, beynime kazıdığım sözleri parmak uçlarım tanıyacak, sonra onları silemeyeceğimi fark edeceğim, bir kere daha... Yalnızlığımın çentikleri onların yanında duruyor, yalınlığımın kale kapısı üzerinde... Kendimi yaktığım anıtın üstünde...

Ey söz, gelip beni kurtaracak mısın, kurtarmaya yetebilecek misin? Kendime ördüğüm Nemrut dağından kalenin içinde, dumanımı uçurabilecek misin? İpek harflerle dokunmuş yazgıma çıkan yolu bulmama izin verecek misin? Yoksa umudun kalemi kırmasına vakit kalmadı mı? Bir çukurun içine gömülmem ve yaşam denilen denizden kaçmam mı gerekiyor?

Soru işareti, her bir insanın yüzünde gördüğüm soru işareti, alnımın yazgısı galiba. Gördükçe içim buruluyor, kadife kanlar döküyorum, ala çalıyorum, bordo çıkıyorum.

Büyük bir soru işaretinden kanımı içmek isterdim. İstenç, asla kurtuluşum olamayacak. İlenç, yapışıp kalmış üzerime. Buhur olup, geleceği okutmaya çalışıyor, iyiliksever ateş yalımları, ancak unutuluş girdabına kapıldığımdan beri, hiçbir canlıyla karşılaşamıyorum. Bırak yunusları görmeyi...

Sessiz bir yakarıştı üfürdüğüm. Dudaklarımın ısısı, kulaklara ulaşamayacak. Bile bile bir lades kemiği seçiyorum, başımda paralanacak kadar kocaman. Yazgımı koyuyorum gene ortaya, kaybetmeye olan yazgımı.

Acı bir şarap çekeceğim şimdi soğuk mahzenden. İçine aşkının zehrini kattığın kadehe koyacağım. Ve ılık ılık yuvarlayacağım boğazımdan aşağıya doğru, kalbime saplanacak krizantem okları yola çıkmış olacak böylece. Ne dirimin sana sevdasından haberin olacak, ne pişman yakarımdan, ne de susmuş aşkımdan... Bir karın ağrısı hızıyla eriyivereceğim gözlerinde, yansımamı gördüğüm yerde. Aydınlığını çaldığım yerden çıkıp gideceğim, geride uğultulu bir esinti küllerimi ayaklarına sürümekle görevli...

Geride Nemrut dağından yakılmış yalnız kalem...

29 Ekim 2000 - Ortaköy

2 Aralık 2008 Salı

DANCE OF THE BAD ANGELS (Booth&Badelomonti)

Popüler... Kaygan... Hafif... Çalıntı... Çeviri... Tek kullanımlık... Yıka ve çık... Tembellll... Eğlenceli... Kontrolsüzz... Tabuyıkıcı... Arsızz... Çalkantılı... Kendiliğinden... Genç... Pervasız... Kabulsüz... Kendine itaatkâr... Renkli... Kopuk... Enerjikk... Kaba sığmayan... Uçucu...

Düzen: Hızla yetişilmesi gereken toplantılar, bitirilmesi gereken projeler, hak edilmesi yada çalınması gereken paralar, önce ben gideyim, herkes ardımdan gelsinler... Baştan ayağa bir hiyerarşi, belirlenmiş kurallar bütünü... Çizilmesi gereken çizgileri kimlerin çekeceğinin çoktan kararlaştırılmış olması... Yemek yenecek yerlerin ve sevişilecek yerlerin ve işenecek yerlerin ve soyulacak yerlerin keskin sınırlarla ayrılması; tersi durumunda fantezilere özgü düzen bozukluk gerçekleşmez mi?...

İçine ettiğimin yüksek sesli müziğiyle dans ediyorum deminden beri. Varoluşumun ne olduğunu ararken, kendimi içine soktuğum kategorilere toslayıp duruyordum; başım kanıyordu durmadan, içten içe... Gözlükler hep çerçevedir; çerçevesiz olanlar bile... Dünyaya gözlükle bakmayı öğrendiğimiz zamandan sonra, ki tüm sosyalleşme gözlük kazandırma çabası değil midir?, hangi gözlüğü takarsak takalım, hep belli sınırlar içerisinde dünyayı görmez miyiz?

Bir zaman sonra müziğin temposunu düşürüp arttıran bir faktörün farkına vardım: ruh halimizden mekana aktardığımız bir şey var, bir enerji ve o enerjinin farklı yoğunluklarından müzik kulağımıza gelene kadar değişiyor... Kulağımın tıkalı olduğu zamanlarda müziği daha farklı duyuyorum; hele kulağımın tıkalı olduğu müzikleri çok daha farklı...

Bedene ihanet etmemek gerek. Bedeni ve beyni aynı oranda hareketlendirmemiz gerek. Bedenin hareketinden beyin de etkileniyor, o da hızlanıyor, o da farklı yerlere kolayca gidip gelebiliyor. Hareket!!! Kalkın gidin bir yerlere, ey bu yazıyı okuyanlar, gecenin yarısında kapınızı çarpıp çıkın, tekin olmayan sokaklarda sizi bekleyen bir lanet bulursunuz ne de olsa... Gecenin adımlarınızla çınlaması gerek belki de... Tüm uyuşukluğunuzla ertesi sabaha enerjinizi sakladığınızı biliyorum, hafta sonu gideceğiniz kulübün kapısından girebilmeniz ve dans edebilip ötekileri tavlayabilmenize gereken parayı kazanmak için kentin damarlarında dolaşan arabalara girip iş yerlerinize gideceğinizi biliyorum, ne olacak peki? Masalara oturup bilgisayarları açacaksınız, gelen e-postalardaki çıplak insanlara bakacaksınız, hafta sonu gideceğiniz trekkingi ayarlayacaksınız ve de size patronluk taslayan kapalı kapı ardındaki insana yaranacaksınız, her ne kadar içinizden küfrediyor olsanız bile...

Benim de yapmak zorunda olduklarım var; yapmayı seçtiklerimin ve yapmamı seçtiklerinin üzerime yapıştırdıkları; onlardan kaçarak buraya geldiğimi de inkâr edemem, tüm zorunluluklardan, tüm kalıplardan, tüm önceden bulunan ve bana paket halinde sunulan yöntemlerden kaçıp geliyorum buralara... Tüm o kalıpların, paketlerin içindekileri benim keşfetmeme ve bana ait sözlerle söylememe izin vermedikleri için... Tüm dünyayı akılcı kategorilere böldükleri ve o kategorileri karıştırmama izin vermedikleri için... Ya da daha kötüsü; istediğim kategorileri gene kendilerinin benim istememi sağladıkları için... Karmaşmama bile izin vermedikleri için, kendi kelimelerimi bana öğrettikleri için.. Kendimi yaptıkları için...

Kendime yeni bir etiket yapıştırıyorum izninizle: ben sizin beni getirdiğiniz uygarlık noktasında şımarıklık yaparak, kendinizi sıkmanızdan dolayı kapattığınız kapıları açacak olan insanım. Ben, bana her yasakladığınız yolu, başka taraflardan dolaşarak size gösterecek olan insanım. Çıplak olmaktan utanmayan, ama yine de giyinen bir insanım; giyiniyorum ki elbisenin ne kadar anlamsız olduğunu anlayın, elbiselerin insanın çıplak ruhunu asla gizleyemeyecek olduğunu görün. Benim ruhum arsız, her susuşumda bu anlaşılıyor zaten. Ama benim şeytanla yakından uzaktan ilgim yok, kendi suçlarımı başkalarına yükleyemem, hele suçlarımın tanımlarını sizler yapıyorsanız.

Kıragan... Ele avuca sığmaz... Fırlama... ya da... Kırılgan... Avuçlara kapanmış... Oturtma... Anlamı ararken anlamın olmadığını bulan herkesin şerefine kadehimi kaldırıyorum; cinsault üzümünden yapılmış ve Fransız meşe fıçılarda 8 ay bekletilmiş olan şarabımı size adıyorum...

1 Aralık 2008 Pazartesi

Kronik Vicdan Azabı

Bir zamanlar Aldous Huxley böyle buyurmuş ve yine bir zamanlar başka bir blogda, Apartman Çocukları’nda, ben de tekrarlamıştım bu sözleri:

“Kronik vicdan azabı, tüm ahlâkçıların hemfikir olduğu gibi, hiç de istenmeyen bir duygudur. Eğer kötü bir davranışta bulunduysanız, pişmanlık duyun, elinizden geldiği kadar durumu düzeltin ve bir dahaki sefere daha iyi davranmaya bakın. Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir.”


“Geleceğin en önemli Manhattan Projeleri, politikacıların ve katılan bilimadamlarının ‘mutluluk sorunu’ adını vereceği konuda – diğer bir deyişle, insanlara köleliklerini sevdirme sorunu konusunda, devlet sponsorluğunda yürütülecek büyük çaplı araştırmalar olacaktır. (...), devlet idarecilerine, eldeki herhangi bir bireyi sosyal ve ekonomik hiyerarşide ait olduğu yere atayabilme olanağını sağlayacak, insan farklılıkları üzerine tam gelişmiş bir bilim dalı. (Yanlış görevlerde bulunan insanlar, sosyal sistem hakkında tehlikeli düşünceler besleme ve mutsuzluklarını başkalarına bulaştırma eğilimi gösterirler.)”

Cesur Yeni Dünya’nın önsözünden (1946)

28 Kasım 2008 Cuma

Mumbai - 26 Kasım 2008

26 Kasım 2008 tarihi küresel Tarihimizin önemli tarihlerinden biri olabilir, birkaç muhtemel sebeple:

Tac Mahal Oteli en önemli saldırının yapıldığı bina

1. Terör tarihi açısından: Hindistan'ın Mumbai metropolünde (eski Bombay) gerçekleştirilen ve henüz üzerinden iki gün geçmesine rağmen sonuçlanmayan terör saldırıları, çapı, organizasyonu, süresi ve iletişimi açısından bugüne kadar gerçekleştirilen en etkili saldırılardan biri olarak kabul edilebilir. Başlangıçta 10 farklı noktada başlatılan bombalama ve tarama eylemleri, teröristlerin belli noktalarda sıkışmasıyla üç-dört binada iki gündür sürmekte. Mumbai'nin turistik merkezinde, en gösterişli iki otelini kapsayarak gerçekleştirilen bu terör saldırısına katılanlar hem gidecekleri yerleri iyi analiz etmiş, gerektiğinde planları elde ederek derslerini çalışmış, hem de uydu telefonları vasıtasıyla birbirleriyle ve üstleriyle sağlıklı iletişim kurmuşlar. Amerikan filmlerinin bile belki de hayal edemeyeceği bir senaryo ortaya çıkmış oldu sonucunda. Şu anda 143 ölü, 300'ün üstünde yaralı var. 9 terörist öldürülmüş, 1'i yakalanmış ve olayların üzerinden 42 saat geçmiş olmasına rağmen hala Nariman Binası ve Tac Oteli'nde teröristler bulunuyor.

Saldırıların yoğunlaştığı Nariman Bölgesi.

2. İletişim tarihi açısından:
Terör saldırılarının, hele örgütlü olanlarının, en önemli özelliklerinden biri medya tarafından iyi yansıtılabilmeleri için prime-time'dan biraz önce gerçekleştirilmeleridir. Böylece mesajlarını daha iyi verebilmek için daha iyi raiting alırlar terör örgütleri: Tüm televizyon kanalları özel haberler geçer, ertesi günkü gazetelere yetişebilirler. Mumbai saldırıları terör saldırısının medya yayını açısından özel bir durum yarattı: Internet yayıncılığı ve blog siteleri mainstream medyanın, büyük kanalların ve deneyimli gazetecilerin yapamadığı bir düzeyde haberalmayı sağladı. Twitter adlı sitede her dakika onlarca girdi gerçekleştirilerek konuyla ilgili her bilgi sitenin takipçilerine ulaştırıldı, kimi zaman olayların bulunduğu yerlerdeki insanlardan geliyordu bu bilgiler. İnternette bulunan tüm bilgilerin linkleri veriliyor, yaralı ve ölülerin listelerinin dosyaları sunuluyor, hastanelerde ortaya çıkan acil kan ihtiyaçları duyuruluyordu. Flickr fotoğraf sitesinde olayla ilgili çekilen fotoğraflar hemen dolaşıma sokuluyor ve insanların olayın farklı boyutlarını anlaması sağlanıyordu. Google Map'te düzenlenen bir haritayla olayların nerede geçtiğini öğrenmek, wikipedia sayfasında da neler olduğunu anlamak mümkündü. İnternette sürgiden bu tempo CNN, BBC, Time gibi küresel medya devlerinin bile haber yapmaktan kaçınamadığı bir olguydu. Üzerinde çok tartışılacak bu olgu, Irak Savaşı'ndaki embedded medyadan çok daha demokratik bir medyanın ortaya çıkabileceğini gösterdi: Citizen Media.

Makineli tüfeklerle taranan halkın geride bıraktıkları

3. Dünya tarihi açısından:
Olayın ayrıntılarını bilmiyoruz, bu nedenle nerelere açılacağını ancak tahmin edebiliriz. Hindistan-Pakistan arasında yıllardır yaşanan gerginliklere yeni bir halka ekleyecekse, korkutucu olan her iki ülkenin de nükleer güç olması ve savaşmaktan kaçınmaması. Eğer İslami terör ama El Kaide mantığında ise, küresel güvenlik yine delinmiş olacak ve buradan anlayacağız ki her an herhangi bir metropolde böylesi bir saldırıyla karşılaşmak mümkün olacak, 1984 distopyasında olduğu gibi. Hangi senaryo gerçek olursa olsun, İsrail, Amerikan ve İngiliz binaları ve vatandaşlarına saldırıymış gibi gösterilen Mumbai olayları, dünya tarihinde önemli bir etki bırakacaktır. Savaş olasılığını düşünmek istemeyiz, ama kim kime yapmış olursa olsun, misillime gerçekleşeceği için muhtemelen Pakistan daha da karışacaktır. Şu aralar yapılan bir açıklamaya göre Pakistan güvenlik güçlerinden de yardım istenmiş, dolayısıyla işbirliği yaratma olasılığı da var.

Saldırılardan biri de Mumbai'nin en gözde kafesi Leopold Cafe'ye yapıldı.

4. Türkiye açısından: Aynı tas aynı hamam. Televizyon yayınlarını izlemiyorum, ama bu sabah uyanınca gazetelerin internet sayfalarına baktım. Milliyet ve Hürriyet sadece Türk rehine avukat hanımın akıbetiyle ilgilenen birer haber bırakırken ana sayfalarına, Radikal ve Zaman biraz daha ayrıntılı ama ilk beşe bile girmeyen haberler hazırlamış. Belki dünkü yayınları daha iyidir, ya da birazdan gidip alacağım basılı nüshaları daha doyurucudur, ama sanmıyorum. Dünyaya bakışı çarpık, aşırı milliyetçi olan gazeteci zihniyeti haberi ve bilgiyi böyle öldürür işte: Olayda Türk varsa önemlidir, ama yoksa boşver, birkaç satır yeter. Nükleer bir savaş söz konusu olursa bir gün, Türkler yapmayacak o savaşı muhtemelen, ama inanın bu ülke tamamen etkilenecektir. Küresel bir algılamaya ulaşmayacaksa bugünün gazeteleri, gazetecileri tabii ki hâlâ aynı ülke koşullarında yaşamaya devam ederiz. Siz hâlâ Sertab Hanım'ın kalınbağırsağıyla uğraşın Aysun Hanım.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Chinese Democracy

Ben dağıldı diye kabul ediyordum. Hele diğer elemanlar Contraband'ı kurduklarında, artık anılarda albümler nostaljisinden başka bir beklentim kalmamıştı. Derken konsere geldi Axl ve saz arkadaşları, ilk seferinde ıskaladığımı arkadaşlarım sağolsun ıskalatmadılar, izlerken keyif aldım Kuruçeşme'de. Müzikal değerinin ötesinde, hakikaten gençliğimi hatırlatan nostalji o geceki deneyimime vurgusunu yapmıştı. Bir zamanlar tutkulu bir şekilde Apetite for Destruction, GNR Lies ve Use Your Illusion albümlerinin kasetlerini kapağı kırık bir walkmende günlerce dinlediğimi hatırlıyorum da, 1991 yılında, müziğin bence en yakışıklı yılında dinlemeye başladığım grupların arasında özel bir yeri vardı Guns'N'Roses'in. Sweet Child O' Mine parçasını her duyduğumda ezberden eşlik ettim yıllarca. Yanlış hatırlamıyorsam İzmit'te konuk olduğum ilk radyo programında Guns'N'Roses'in hikâyesini anlatarak ilk medya tecrübelerimden birini yaşamıştım (Mecmua-i Çığlık yılları, bir gün anlatırım bilmeyenlere).

Şimdi yeniden bir GNR albümüyle kulak kulağayayız. Önce Death Magnetic ile Metallica 1991'e geri dönüyoruz izlenimi vermişti, Chinese Democracy bu izlenimi vurgulamış oldu. Dün akşam dostum Okay'ın mp3çalarından bilgisayarıma akan dosyaları dinliyorum hâlâ. İlk gaz geçtikten sonra, bu aralar sıklıkla denileceği gibi, ne eski GNR ile karşılaştırarak dinlenmeli bu albüm, ne de geçen 15 seneye ve harcanan milyonlarca dolara değmez diye düşünmeli. Olması hiç olmamasından daha iyidir, beklentiler ne kadar büyük olursa olsun, kulaklarımızda Chinese Democracy.



15 sene boyunca bu albüm üzerinde çalışan her müzisyenin ve teknisyenin adları zikrediliyor albüm kitapçığında. Yer yer altı-yedi gitariste çıkıyor parçalarda çalanlar. Pek çok parça çok uzun zamandır internet sızıntıları ve konser dinletilerinden biliniyordu zaten. Brian May, Izzy Stradlin, Sebastian Bach gibi Axl evreninin kanıksanmış konukları da parçalarda yer alıyor. İki sene önce Kuruçeşme Arena'da yaşadığım nostaljik heyecanı bu albümü dinlerken de yaşıyorum, ama farkındayım ki bu parçalar başka, Axl aynı.

Belki ileride daha detaylı bir analizini yazarım Chinese Democracy'nin. İlk heyecan sadece varlığıyla ilgiliydi. Yeniden 1991'e döndüysek, Life on Mars hesabı, o zaman üç sene sonra yeniden Mecmua-i Çığlık'la geri geleceğim demektir...

25 Kasım 2008 Salı

Kum Koleksiyonu

Masanın üzerinde duruyor kitap. Italo Calvino yazmış, Kemal Atakay çevirmiş, YKY yayımlamış. Yazarının dilinde adı Collezione di Sabbia imiş. Hemen başlarındaki bir nota göre, "Kum Koleksiyonu'nun ilk basımı (Ekim 1984)" tarihliymiş, bu baskı 2002 tarihli bir baskıdan çevrilmiş. Yayımlanma yılı 2008. Ne şanslıyız ki YKY'nin Calvino basma serüveni külliyata doğru. Bir yayınevinin bir yazarın külliyatını basma çabası belki de bir yayınevinin yapabileceği en doğru işlerden biridir.

Didem Nur Güngören'in blogunun adı da Kum Koleksiyonu imiş. Önce kendisinden öğrendim, sonra gittim baktım, gözlerimden de öğrendim. Calvino bağlantısını saklamıyor, ilk satırlarda deşifre ediyor. Hem niye saklasın ki? Sevdiğimiz insanlardan esinlenmek ya da (ç)almak, aslında gurur vericidir, utanç değil. Blogu detaylı inceleme, yazılarını okuma fırsatı bulamadan, hemen kendi bloguma kaçtım. Kaçmadan önce son baktığım Apartman Yazıları'ydı. Bir zamanlar birlikte, üç-beş kişi, çıkarmaya çabaladığımız, sonra da canımız çıkınca vazgeçtiğimiz bir dergi projesine katkılarını bu başlığın altında etiketlemiş Didem. Günün birinde ben de bu başlığı burada açabilirim belki. Yazdıklarımın nerelere savrulduğunu bir bilsem, gider kulaklarından tutarak getirirdim buraya.

Ama önce buranın ne olduğunu, benim apartman dairem olup olamayacağını anlamam gerek. Yerleştikten sonra karar verenlerdenim ben, keşke öncekilerden olsaydım.

22 Kasım 2008 Cumartesi

Lodos Fırtınası

Yok aslında aklımda somut bir mesele yazmak için. Bir oyuncağı deneyen çocuk gibiyim şu anda. Ahkâmımı sunabilmek için, kendi kendime oynadığım oyuna başkalarını da davet edebilmek için, sanırım prova alıyorum. Bir süre böyle gider bu. Eğer gerekli çabayı gösterirsem.

Denemelerle geçecek bir ömür. Sınavlar gerçek değil. Boşa atılan kulaçlar... Boşlukta atılan... Doğrudur, bazıları ömrünü yok yere laboratuvar faresi biçiminde yaşıyor. Ben hangi bazılarına dahil olduğumu bilmiyorum. Soruları çıkartabilirim ama cevaplarını hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimi biliyorum. Emin olmanın gafletine düşmekten korkuyorum.

Okumanın hayatın amacı olması mümkün mü? Ben seçersem olur. Seçtiğimi niye seçtiğimi açıklamak zorunda değilim. Seçtiğimi seçmek zorunda değildim, ama seçtim işte. Bir başkası, seçtiğimin yanlış olduğunu iddia edebilir, ama bu, ancak, onun kendi bulunduğu yerden görebildiği kadarıyla yaptığı bir ahkâmdır. Ne o haklıdır, ne de ben; ama ben kendim için seçtiğimi kimseye karşı savunmak zorunda değilim. Dolayısıyla okumayı seçmişsem, hayatın amacı olarak, o hayatın amacıdır, diğer kişilerin amaçları o kişilerin amaçlarıdır.

Yine de, seçmiş olsam bile, derim ki hayat benim istediğimin ötesindedir. Ben ne kadar kendi isteklerim doğrultusunda ilerlemeye çalışırsam çalışayım, bir de başkalarının tek tek ve toplam olarak oluşturduğu bir kısmı daha var hayatın ve o kısımdır işte benim istediğimin ötesinde olan. Eğer hayat ben olsaydım sadece, işte o zaman hayatın amacı okumak olabilirdi, ama ben değilim sadece hayat. Yine de benim hayatımın amacı okumak olabilir. Benim amacım kimseyi ilgilendirmez, benden başka.

Yerden, gelişine... Zihnin içinde ifade ararken, lodos fırtınasında bunlar uçuştu, denerken. Denemeye devam etmeli, belki de deneme yoğunluğunu artırmalı. Cümlelerin içinde bulunduğu saklambaç halleri yorucu olabiliyor. Bu cümlelerden okuduğunuzu anlamayın lütfen. Yanlış oldu, bu cümlelere illa ki bir anlam çıkarmak için yaklaşmayın lütfen. Elzem değil okumak bunları, size pratikte katacağı şey de, muhtemelen hiçbir şey. Bu nedenle, bırakın rüzgâr geçip gitsin üzerinizden, daha şiddetlenmiş değilken.