9 Ağustos 2019 Cuma

Binlerce Yunan Adası İdili


Hydra adasında Leonard Cohen

Kaç zamandır pek çoğumuz, tatil için de olsa, Batı’ya doğru göç ediyoruz ve kendimizi bir Yunan adasına atınca sanki çocukluğumuzun bakir zamanlarına gitmiş gibi hissediyoruz (elbette zamanın ruhunun acı verdiği bir göçmen olarak sürüklenmemişsek). Deniz, kumsal ve doğayla masum çocuklar gibi baş başa kaldığımız ve kentleşmenin canavarlaştırmadığı, ne doğasının ne de antik kültürünün kalkınma hamleleriyle veya kültürel çatışmalarla sökülmediği, her gelene kucak açacakmış gibi hissettiren sayfiye yerlerine gidip arınmaya çalışıyoruz (böylesi zamane idillerinin ötesinde, göçmenlerin perişan olduğunu, sakinlerinin işsizlik ve yoksullukla mücadele etmeye çalıştığını, Avrupa’nın şamaroğlanına dönmüş bir ülkenin çürürken pek çok yerinde insanların sefalete düştüklerini anakarada bırakarak).

Akdeniz’in ortasına saçılmış, binlerce yıldır üst üste ve iç içe gelişmiş, kimi zaman tepişmiş, kimi zaman sevişmiş farklı emperyal, ulusal ve mezhepsel kültürlerin kendine özgü genetik özelliklerini bıraktığı çok farklı irili ufaklı adalarda, kaba hatlarıyla birbirine benzeyen, ama her seferinde özgün serüvenler yaşıyoruz. Bazen antik dünyanın zekice entrikalarıyla ve mitik tanrılar dünyasının inayetleriyle birbirlerine girmiş âşıkların ve savaşçıların peşinden, bazen sakin ve berrak gecelerde gökyüzündeki Samanyolu’nun yıldızlarını sayarken dünyanın ve insanın varoluşunu sorgulayan filozofları taklit edercesine, bazen de kehanetlerin insanlara muştuladığı trajik ilişkileri biraz da modern düşüncenin ve tiyatronun bize sunduklarıyla harmanlayarak Yunaneli’ndeki adalarda dolanıp duruyoruz. Sanki retsina, ouzo ya da mastika eşliğinde symposion’lara, şölenlere katılıyoruz; Rum taşevlerinde, Venedik villalarında, çok farklı renkteki kumsallarda konaklıyoruz; zamanın durduğu ve insanın zihninin alabildiğine açıldığı ama başkalarına bakıldığında hiçbir şey yapmadığımız, Diogenes’i hatırlatırcasına herkese “güneşimden kaç” dediğimiz idle zamanlar yaşıyoruz (her ne kadar etimolojik kaynaklar eski Almanca kaynaklı ve “boş kalmak”, “çalışmamak” denen idle kelimesiyle “pastoral”, “doğaya dönük” anlamına gelen ve bizim dilimizde de kullanılan “idil” kelimesi arasında bir bağ bulamasa da, bana kalırsa bir Yunan adasındaki idilin idle ile mutlaka bir bağı vardır; herkesi durmadan çalışmaya yönelten ve bu nedenle kavgayı hiç eksik bırakmayan ideolojilerin karşı kefesinde insanları boş bırakmaya, kendileriyle ilgilenmeye ve pes etmeye [pes etmenin de peace ya da pace kelimesiyle ilişkili olduğunu ve burada hiç sevilmeyen barışla bu açıdan bir meselemiz olduğunu düşünüyorum] yönelten bir aylaklığın, idleness halinin yüceltilmesinin bu dünyada sakin ve uzun yaşamak için önemli olduğunu sanıyorum, tıpkı dünyanın en uzun yaşayan insanlarından bir kısmına ev sahipliği yapan Yunan adalarında olduğu gibi).


“Ada manyaklığı”ndan mustarip olmak


Lawrence Durrell bahseder islomania (ada manyaklığı) kavramından. Adaların tedirgin ettiği insanlar olduğu gibi, asıl adaların ruhlarını harekete geçirdiği insanlar da vardır ve ada manyaklığına yakalanacak olanlar bu ikinci kesimden çıkar. Bakir ya da yabani olsun veya iyi-kötü yerleşim yerleri kurulsun, ulaşım açısından vızır vızır deniz araçları çalışsın, kimilerimiz bir Robinson Crusoe olarak, bir Thomas Cook olarak ya da hiç olmadı bir Nicholas Urfe (John Fowles’un başyapıtı Büyücü’nün şapşal ama kibirli İngilizce öğretmeni kahramanı) olarak yaklaştığı adada kendilerini hayal etmekten alamaz ve talihli mi talihsiz mi olduğunu kolay kolay kestiremeyeceğimiz bazılarımız bu ada deneyimini ciddiyetle ele alarak gerçekleştirebilirler. Kimi zaman Ada Defterleri’nden (mesela Enis Batur’unki) kimi zaman kişisel gezi rehberlerini andıran yapıtlardan (son yıllarda bir Yunan adasına gideyim ya da gidemeyeyim sık sık başvurduğum Durrell’in tüm Yunan adaları hakkındaki The Greek Islands, sadece Korfu hakkındaki Prospero’s Cell veya Rodos hakkındaki Reflections on a Marine Venus gibi kitapları) kimi zaman hatıratlardan (Lawrence’ın kardeşi botanikçi Gerald Durrell’in bizde de Ayşen Anadol çevirisiyle Helikopter Yayınları tarafından yayımlanmış Büyülü Ada’sı ya da Durrell’in yakın arkadaşı ve akıl hocası Henry Miller’ın muhteşem yapıtı, bizde Avi Pardo çevirisiyle Siren Yayınları tarafından yayımlanmış Marousi’nin Devi gibi; Miller’ın kitabında Yunanistan gezisine çıktığında gemide karşılaştığı bir Türk karakterin üzerinden göstermeye çalıştığı kalkınma hırsının doğal yaşantımıza nasıl zarar verdiğini, Yunaneli’nde ise bunun tam tersine herkesin mümkün olduğunca kalkınmadan “tembelce” yaşamaya özen gösterdiği pasajları hatırlamadan geçemeyeceğim) kimi zaman da —Türkçede en son Nora Kitap’tan yayımlanan— Louis de Bernières’in Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini gibi romanlardan ve Gabriele Salvatore’nin Oscar ödüllü başyapıtı Mediterraneo gibi filmlerden ve hatta David Gilmour’un insanı bu yapıtlarda geçen Meis (Kastellorizo) ya da Kefalonya gibi adalara götürüp bırakan On an Island gibi müzik albümlerinden hareketle okur olarak bu tür bir ada manyaklığına kapılmak da gayet mümkün.

Yunan adalarının pastoral, antik ve turistik yönlerinin dışında, önemli bir yönü de bana kalırsa Roma ya da Venedik döneminde olsun, Il Duce döneminde olsun İtalya idarelerinden insanlar tarafından getirilen la dolce vita anlayışının yedirildiği özgün kentsel yaşamdır. Her yere serpiştirilmiş kahveler, tavernalar; siestayı andıran mesai boşlukları; öğleden sonra canlanan sosyal yaşam; zeytin ağaçlarının, koruların, üzüm bağlarının, geniş bahçelerin ortasındaki villalar; özgün plajlar; motosikletlerle dolaşan genç ve güzel kadınlarla erkekler; aheste bir tempoyla yükselip alçalan güneşin parıldattığı denizde seyreden yelkenliler, yatlar, balıkçı ve gezinti tekneleri… Pompey’in trajik kaderini anımsatan, umulmadık anda vuran şiddetli depremlere rağmen, ıssız kayaların arasında tıpkı bir Michelangelo Antonioni filmindeymiş gibi yaşamaya devam edebilmek; daracık sokaklarda kaybolmak, Kudüs şövalyelerinin, Nakşa tüccarlarının, bezgin İtalyan faşist memurlarının, Amerikalıların desteğiyle Yunan milliyetçileri tarafından ülkeden kanla sökülen komünist Yunanların hayaletlerinin arasında mutlaka Marcello Mastroianni’nin canlandıracağı (hadi çok istenirse karşısına da Nikos Kazancakis’in Yunan yaşam keyfini anlattığı Zorba’sından uyarlanan filmdeki sirtaki sahnesinden kopup gelmiş bir Anthony Quinn konabilir), sanki Federico Fellini filminden kaçıp da Theo Angelopoulos filminde kendisini bulmuş bir yazar karakter gibi dolaşmak…

Belki de Hydra adasında merhum Leonard Cohen’in yaşadığı evin yakınında, Haruki Murakami’nin Sputnik Sevgilim romanındaki tenha kordondaki bir tavernaya oturup kalamata zeytinleriyle, feta peyniriyle, zeytinyağıyla şahane elliniki salatası söyleyerek soğuk bir şeyler içseydim hasretle kitaplara kendimi vererek böylesine bir yaz yazısı yazmazdım. İnsanın özlemini başlatan da dindiren de kitaplar olabiliyor.

[Ağustos 2017]

Hiç yorum yok: