21 Ağustos 2019 Çarşamba

Ağlara Yakalanan İnsanların Draması: Sınır


Kapka Kassabova

Aslında hepimiz göçmen olabiliriz. Kendi adıma, kısa bir yol kat etmişimdir; 100 kilometre ötedeki endüstri kentinden kalkıp metropole üniversite okumaya geldim, kalış o kalış... Yaptığımın aslında göç değil taşınma olduğunu söyleyebilirsiniz tabii ki, ama kimi zaman bırakalım 100 kilometreyi 30 kilometre bile çok şeyi değiştirebiliyor; mesela Edirne ile Svilengrad arasında yol alacaksanız. Sınır boyundasınız ve sadece farklı bir idareye geçmiyorsunuz, aynı zamanda Avrupa’ya adım atıyorsunuz: Kendisini göçmenlerden uzak tutmaya çalışan ve insanların her şeye rağmen akmaya çalıştığı o hayaller diyarına. Bir zamanlar farklı dinden, dilden, etnik kökenden insanların sınır nedir bilmeden yaşadıkları Trakya’da, şimdi (100 yıl boyunca dökülen kan ve gözyaşlarıyla çizilmiş) katmerli çizgilerle ayrışıyor idareler ve insanlar bu çizgileri geçmek için her yerden akıyor: Afganistan’dan, Irak’tan, Suriye’den... Tarih boyunca insan akışları hiç bitmemiş, insanlar birbirleriyle kısıtlı zamanlarda anlaşmış, er ya da geç birbirleriyle dalaşıp kovalamaya başlamış, kurdukları idareler tarafından sıkıştırılmış, yaşayabilmek için durmadan yer değiştirmişler. Kimi zaman buradan oraya, kimi zaman oradan buraya, şimdi yine buradan oraya gidip gelmişiz. Dün gelenlerin çocuğuyuz, yarın gidenler de çocuğumuz olabilir.

Trakya’nın ortasındaki yarık sınır etrafında


Bulgaristan’da doğmuş Kapka Kassabova, 1973’te; komünizmin sıkı idaresi ve Doğu Bloğu ortamı doğrultusunda pek çok Doğu Avrupalı gibi idaresi dağılırken ailesi daha iyi şartlarda yaşayabilmek için Batı’ya göçmüş. Kassabova da Yeni Zelanda’da toprağından, kültüründen, ülkesinden uzakta kaybolmuşluk hissiyle büyümüş. Ailesi aslında Balkan Savaşları döneminde Makedonya‘dan, Ohrid’den gelmiş Bulgaristan’a. Herkesin gelip geçtiği bir coğrafyada doğmuş olmak belki de ebedi bir seyyah gözü ve kalbi vermiş Kassabova’ya ki sadece şiirleri ve romanlarıyla değil, gezi kitaplarıyla da okurlara ulaşıyor. Geçen yıl yayımlanan Border: A Journey to the Edge of Europe ile Britanya’da verilen önemli gezi kitabı ödüllerinden Stanfords Dolman En İyi Gezi Edebiyatı Ödülü’nü kazanan Kassabova, yolculuğun sadece tabiata değil tarihe ve insanların hayat öykülerine doğru olduğunu da gösteren çok yönlü bir metin ortaya koymuş.

Üç ülkenin -Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye- sınırlarının kesiştiği Trakya’da dolaşarak sadece gözlemlediklerini değil, kimi zaman hayaletimsi uzamda tarih meleğinin hissettirdiklerini de kitaptaki öyküyü andıran metinlerine katmış. Istrancalar ve Rodoplar, ormanlar, dağlar ve kıyılar Kassabova’nın dolaştığı yerler, ama en çok da doğanın ve toprağın mitleriyle insan hikayeleri: Bulunduğu her yerde sıradan insanlarla tanışıp sohbet ediyor ve ister Bulgar olsun ister Avrupalı, ister Yunan olsun ister Türk ya da Pomak, idaresinden kaçan ya da köyünden kovulan olsun, sınır boyunda nöbet tutan veya kaçakçılık yapan olsun, herkesin bir diğerinden şikayet ederken nasıl da birbirlerine benzediklerini gösteriyor. Bir zamanlar tüm Doğu Bloğu ülkelerinden Batı’ya kaçmak için Berlin’den daha iyi bir yolmuş gibi gösterilen Bulgaristan ile Yunanistan veya Türkiye sınırını korumak için nasıl çaba gösterildiğini, sonradan Avrupa Birliği kapsamında Yunanistan’la sınır savunması gevşese de Türkiye sınırının yine nasıl sıkılaştırıldığını anlıyoruz Kassabova’nın yazdıklarından. Ayrıca her tarafta boşalan köyler ve yeni bir kalkınma hamlesiyle yüzyıllardır az sayıda insanı içine almış yaban ve pagan bir coğrafyanın altını üstüne getirecek projeler söz konusu. 
Gizemli ayazmalar, çetin dağlar ve koyu ormanlarla dolu Trakya doğası, antik çağdan Osmanlı çözülmesine kadar insanlarına ipeği, gülü, tütünü sunmuş ve farklı dillerde ve inanışlarda da olsa nazarı, büyüyü, mitleri vermiş. Ama ulusalcılık hevesiyle kendisine sıkı idareler kurmak isteyen insanlar, geçen yüzyıl başında Balkan Savaşları’yla ortalığı alt üst edince, o verimli coğrafyada yüzyıllardır kendi köylerinde yaşayan insanlar -Makedonlar, Bulgarlar, Yunanlar, Müslümanlar- farklı idareler arasında köşe kapmaca oynamaya başlamış. Bir cemaatin boşalttığı köye başka bir cemaat yerleşmiş, bir ailenin terk ettiği eve bir başka aile, bir kişinin gömdüğü değerli eşyayı bir başkası çıkarıp kullanmış. 

Şimdi, bir ölçüde atalarının evlerine, köylerine, topraklarına gidip gelebiliyor insanlar, ama çok yakın dönemde bile idarecilerin sivri zekalı politikaları nedeniyle yine yerlerini ya da hareket imkanlarını kaybedebilirler. Kassabova da hüzünlü kitabını bitirirken er ya da geç hepimizin birer göçmen olacağını öngörüyor; ama bu sefer ekonomik sebeplerle (kitapta anlattığı bazı Yunan ve Bulgar karakterler, yakın zamanda refah içinde yaşamalarına rağmen ekonomik dönüşümler nedeniyle işlerini ve ilişkilerini kaybettiklerini, hatta doğanın derinliklerine çekilip yeniden basit bir yaşam sürmeye başladıklarına örnek oluyor). Yine de ümidi kesmemek, belki de basit yaşama tutunmak, doğaya teslim olmak ve suni kategorik ayrımların ardındakini görmek gerekir; sınırı koruyan da sınırdan geçen de aynı işte...

Bulgaristan ve sınır hikayeleri etrafında kurgulanmış, son dönemde dilimizde de yayımlanmış çok güzel kitaplar var: Yüz Kitap tarafından Kübra Kelebekoğlu çevirisiyle yayımlanan Miroslav Penkov’un Batının Doğusu: Öykülerde Bir Ülke adlı kitap ve Metis tarafından Hasine Şen Karadeniz çevirisiyle yayımlanan Georgi Gospodinov’un romanları (Hüznün Fiziği ve Doğal Roman) Bulgar insanının çağdaş zamanda neler yaşadığına örnek olabilir metinler. Ayrıca Can Yayınları tarafından Melike Öztürk çevirisiyle yayımlanmış Bulgar asıllı Alman Ilija Trojanow’un İktidar ve Direniş’inde de Bulgaristan’da eski düzeninin varlığında ve yokluğunda muktedirlerin ve sıradan insanın neler yaptığını okumak mümkün. Bir de aklıma -Bulgar olmasa da- hafif büyülü gerçekçi romanı Solo’yu (çev. Beril Eyüboğlu, Metis) Bulgaristan üzerine kuran Rana Dasgupta geliyor; sıkıyönetimlere örneklik edecek bir ülke olarak başka diyarların yazarları da Bulgaristan’ı mitleştirebiliyor anlaşılan.

[Temmuz 2018]

Hiç yorum yok: